hakkımda
***
Bu hayat hikâyesi değil, kumaştır
Hayat hikayem benden daha uzun boyludur ve yazmak da kolay değil.. Bazen sohbetimize karışırsa, olur. Elbette cezaevinde yatmak kolay değildi, ama dışarıdan göründüğü gibi de ‘zor’ değil. Bir balık hikâyesi belki…
*
Şarkıları bataryalı bir radyodan dinleyerek sevdim. Çocuktum o zaman ve başka bir dilde yaşıyordum. Irmağımız vardı, dört mevsimimiz ve yıldızları bol gecelerimiz. Büyüklerimiz, üzerinde İran şahının eşi Farah Diba ve Süreyya’nın resimleri olan fincanlardan kahve içerlerdi. Kaçakçılar at sırtında dağları aşarak gelirlerdi. Onlardan fincan ve ipekli kumaşlar alınırdı. Demlikten, semaverden önce, cezve zamanından geliyorum demeliyim, belki demli kumaş.
*
İnsanlar verdikleri sözle yaşarlardı. çok eskilerden geldiğimi sanmayın. Yüz yılı kırk dokuz yılda anca geçebildim. Bizden öne o topraklara yaşayanlar pamuk ekip, ipekböceği yetiştirmişler. Dedem bile görmemiş onları. Uzun kış geceleri yanan bir sobanın kenarında dedemden dinlediklerimi masal sanıyordum. Büyümek, elbette işime gelmedi. Bütün masallarım yaşanmış gerçeklik oldu yıl be yıl. Dedemin bir günahı yok. Âşık olduğu kadınla ömrünün sonuna kadar komşu olarak yaşadı ve aralarında tek bir tartışma geçmedi. Ninem dedemi üzdü ama, payına düştüğü kadar da küfür yedi dayak yerine. Dedem, açık alını, mavi gözleri ve gür sesiyle gitti gideceği yere. Belki de her yıl gürleyerek taşarak akan Perisuyu’la gidiyor hep. Belki kumaştı yırtıldı eskimeden…
*
Yaşadığı yerleri, o meyve ağaçlarının, bademlerin, eriklerin, vişnelerin, üzüm bağlarının, meşelerin, evlerin bir gün yakılacağını bilseydi, masal olarak bana anlattıklarını da anlatmaz, susardı dedem. Susardı ve ben onu yine anlardım. Onunla yaşadığım sürece ağaçlarla toprakla, taşlarla konuşmayı öğrendim. Evden ayrılığımda evimle vedalaşmama tanık olan bir arkadaşım, halime duygulanıp, ağlamıştı. Otobüs kalkıyordu ve arkadaşıma böyle büyüdüğümü anlatacak zamanım kalmamıştı. Ütü tutmayan kumaştım belki, ya da kırışmaya başladım…
*
Belli ki, kimse beni bu halimle anlamayacak. Şarkılara pamuk tarlasında çalışan bir zenci kadının sesi lazım, Afrika kadar içten bir sesl. Ben bir başka dille konuşurken çocuktum, annemin ilk ve tek çocuğu. Altı kardeşim daha doğacaklardı benden sonra. Türkçe şarkıları bataryalı radyodan dinledim ve sevdim. Bu nedenle ben, cumhuriyetin değil radyonun vatandaşıyım. Erivan radyosunda ırmak kenarlarında gülüp geçtik o yazları. Bulutlar bizi biz bulutları tanıyorduk. Sevmek, her yıl unutmadan yaprak açan bir ağaç kadar sıradan ve doğaldı, Dersim’in Mazgirt ilçesinin, Muhundu nahiyesinin, İsnis köyünde, 1955ten sonra. Büyüdükçe bozuldu her şey ve yazarak kendimi tamir ediyorum, dahası da var.. Bu bir hayat hikayesi değil, makas değmemiş kumaştır
*
NOT:
fırsat buldukça yazmaya devam edeceğim…
fadıl