ne oluyor…
o’nu da mı….
hiç bir yeryüzü parçasının kendine bağlayamadığı suhayı’da mı…
o kadar düş varken kucağında, bu o kadar kolay mı olacaktı…
hiç bir ölüm kolay olmuyor, ama oldu işte…
o gövdesi, bembeyaz saçlarıyla ve yıkana yıkana giyilen açık renk tişörtüyle
hep yazla beraber istanbul’da oartaya çıkardı…
bugünlerde istanbul’a gelecektim, bir köşeden çıkıp gelecek masaya oturacaktı…
aradan geçen zamanı umursamadan, dün berabermişiz gibi başlayıp konuşacaktık…
*
nesimi aday, özgür enver bulut ve önder kızılkaya arıyorlar beni. halimi, hatırımı soruyorlar.
‘şekerim çıkmış, bir hastede yatmışım, doktorlar şekerimi düşürmeye çalışıyorlar’ diyorum.
sonra, ‘geçmiş olsun’ dilekleriyle kapatıyorlar telefonları.
ben de halimi nerden öğrendiklerini merak edip duruyorum kendi kendime. akşama ankara’ın kızıay’ına indiğimde öğreniyorum ki, suhayı tuğtepe‘yi de kaybetmişiz….
içimden kocaman bir ahla beraber ‘TÜH!..’ diyorum.
tüküreyim onu hayatta tutamayan şiirin kabına da, kacağına da…
*
cidde’de toprağa verilecekmiş o bembeyaz adam.
suha’yı son yolculuğuna uğurlamaya gidemiyorum, bu da benim ahım olsun!…
ışıklar içinde uyusun sevgili arkadaşımız.
sabah işe giderken görmüşler
başımda bir şapka, eski tulumumla
balkonlara korkuluk yaparmışım
uzak bir kıyı kasabasında
dolmuştan inip alışveriş yaparmışım
ellerim dolu dönermişim evime
kiracıymışım dünyada
hiç yalnız değilmişim
her yerde birileri varmış yanımda
aylardan temmuzmuş, sıcakmış, yanmışmışım
üzgün ekmekler satan bakkal
sigara aldığımı söylermiş, bir de kahve…
yanılıyorlar bir tanem
oysa ben o günden sonra kendimden hiç dışarı çıkmadım
dünyanın iki yüzü gibi, birimizi aydınlatan ışık
diğerimizin karalığı oluyormuş, bilmiyorlar
zeytin ağacından dal kırmışım
masa kumuşum gölgelere
insandan çok demirle uğraşmışım
yorulmuşum, terlemişim kirlenmişim
yani, komşularımın deyimiyle iyiymişim yaşıma göre
her akşam duş aldığımda sudan doğarmışım yeniden
içecek suyum varmış, masaya bir tabak fazlada koyacak yemeğim
onların soramadığı
benim anlatmadığım bir eksiğim varmış, bilmedikleri
yaşarmışım dalıp gitmediğim zamanlar, gülermişim
her pazar çamaşır yıkarmışım
mandallarım varmış, çamaşır sepetim
bir de küskünlere baraka yaparmışım bahçelerde
benim bahçem annemmiş, bilmiyorlar…
belki bunların hepsi doğru
senin gibi bir yüzü var belki
elleri, gözleri var bütün bunların, diyorum
benim yaşadığım yerde her sabah sen doğuyorsun
ama senin yaşadığın yerde ben nasıl bir karanık oluyorum, bilmiyorum
yaz gelip kapıma dayanmışmış, ben açmamışım
nisanda böyle değilmişim, mayıs ve haziranda hiç böyle değil
seni sorduklarında iyi şeyler söylermişim, hiç konuşmadıklarımızı
susar, her şeyi içime atarmışım, hayatı sana
bazı günler geçmek bilmezmiş
bazıları ömrümü yermiş
rüzgarım kesilmişmiş
eskisi gibi ağzı açık bıçak değilmişim
içime kapandığımı söylermiş bazı dostlarım, dışıma hiç çıkmadığımı
bazen bir şarkı alıp beni götürürmüş, bazen de ben bir şarkıyı
keman çalamadığıma çok üzülürmüşüm o anlarda
bu yüzden bir değil, iki omuzum birden düşermiş
iki omzu düşmüş biri olarak evime dönermişim…
belki de gördüklerini anlatıyorlar
bendeki seni göremedikleri için
birimizi besleyen mutluluk
diğerimizi hayatına gömüyor, bilmiyorlar
sana resimler çizerdim ya kağıtlara
yemekler yapardım ya sofralara
tren hareket etmeden
sen aşağıda el salamdan
ben yüzümü cama dayamadan önce yani
çıkıp şehri dolaştıktan sonra sigara sarıp
kahve içtiğimiz gibi bizim olmayan o uzak ülkede
ağlamadan, sızlanmadan ve öfkelenmeden
bir şey yapardık seninle hiç konuşmadan
tıpkı seni öptüğümde, sen gözleri kapalı gülen bir çocuk
ben o çocuğu öpen baba olduğum gibi…
devlet arardı beni
ama ben sana kumaş biçer, hayat giydirirdim
benim güneşim uzak olunca yakıyor beni, bilmiyorlar…
insan, bir baba olduğunda
bir de babası öldüğünde büyür
anneler çocuklaştırır insanı gövdesi büyük oranda oluşsa da sudan suya benzemez, kir barındırır her insan