elazığ postanesinin önünde bir meydan var, büfeler, simitciler, tatlıcılar sırasıyla dizilmişler o meydanda. eski vilayet binasının bahçesindeki koca çınarların gölge ettiği postane meydanında bir tatlıcı vardı bu sabah. belki de benim oraya gitmediğim sabahlar orada olmuyordu. profil demirden yapılmış ve maviye boyanmış, ancak bir tepsinin sığacağı büyüklükte bir seyyar tatlı arabası vardı adamın. cemakanlıydı. camın üstünde ‘meşhur tatlıcı ökkeş’ yazısı vardı. ama ‘meşhur’ sözcüğü diğerlerinden daha küçük yazılmıştı. tatlıları satan adam bir haftalık sakalı, sekiz köşe şapkası ve pala bıyıklarıyla ökkeş olmaya ökkeşti. ama cemakanlı seyar tatlı arabasının içinde bizim ‘kerhane’ tatlısı olarak tabir ettiğimiz yuvarlak tatlılar vardı. ökkeş ne kadar meşhurdu bilinmez ama bu tatlılar çok meşhurdu. adam bir kürsüye oturmuş kulağına dayadığı radyoyu kurcalıyordu. aradığı istasyonu bulmak için antenle bereber kendisi de dönüp duruyordu oturduğu kürsüde. aradığ kanalı bulsa kapalı çarşı’ya dönük de durabilirdi, kerhane tatlılarına sırtını dönerek. tatlı satmakta değil, radyo kanalını bulmakta ısrarlıydı.ben oradan ayrıldığımda, o hala bir kulağını radyoya yapıştırmış yön bulmaya çalışıyordu.
umarım aradığı radyo istasyonunu bulmuş ve sevdiği meşhur bir şarkıcıdan şarkılar dinlemiştir. genelev kapatılınca bu tatlılar burada satılmaya başladı, diyenler de oldu. halkımız herşeye bir kulp takmaya alışıktı zaten. oysa ben yetmişli yıllarda bu tatlıları kırktutlar’da imal eden kaya’yı da tanıyordum. gecenin sabaha yakın vakti yazılamalardan dönünce, kaya’nın kerhane tatlılarını sıcak sıcak yerdik. maraş katliamından sonra mahallede alınan güvenlik önlemlerini sılah sıkarak ihlal ettiği için, mahalle komitesi tarafından yüz lira para cezasına çarptırılan da yine o tatlıcı kaya’ydı. şimdi kendisi öldü mü kaldı mı, bilmiyorum. bir gün mahalleye çıkmalı tatlıcı kaya dahil, bütün eski tanıdıklarımı tek tek sormalıydım…
postane meydanında bir adam tatlı satıyordu.
müşteri aramıyor bir radyoda istasyon arıyordu.
bir haftalık sakalı, sekiz köşeli sapkasıyla bir adam
beni yirmi beş yıl öncesine götürüyordu.
ben orada olduğum zanan orad oluyordu,
olmadığım zaman olmuyordu.
Not: her öyküden sadece bir bölüm burada yayımlanacak.
"…
Girdiğim konağın ikinci katının giriş kapısının tam üstündeki odanın ışığı yanıyordu. Kendimi aynı zamanda o odada sanıyordum. İçeri girdiğim andan itibaren bunları hatırlayan ben, yukarıda, ışığı yanan odada olan ‘ben’in ne yaptığından haberi yoktu. Aynı anda iki ayrı yerdeydim. Bu duruma verilecek bir cevabım da yoktu. Bahçe ve caddeye egemen olan iki farklı zaman, evin içine de hakimdi. Evin bahçeye bakan pencerelerine sabah vakti, üst kata çıkan merdivenlerine gece hâkimdi. Sanki iki farklı zaman birbirine eklenmişti.. Belki de kötü bir montajcının kurbanıydım.
*
Kapıyı açıp içeri girdiğimin öncesi yoku aklımda. Beni birileri beklediği için de eve gelmemiştim. Ama, evime gelir gibi bir alışkanlıkla gelmiştim. Bu evde ikinci katta ışığı yanan odada olduğumu sandığım ikinci benle beraber yaşıyor olmalıydık. O ‘ben’le bir ortak anım da yoktu. Eşim, sevgilim, çocuğum olduğuna dair bir şey de hatırlamıyordum. Sadece kapıdan içeri giren ben ve ikinci katta ne yaptığını bilmediğim ben vardık konakta.
*
Oysa, gecenin o saatinde eve gelen ben, mutlaka birkaç duble de olsa sek rakı işmiş olurdum, oysa içkili değildim. Kimseyle beraber de değildim. Ne biri benden ayrılmış, ne de ben birinden ayrılmıştım. Biri beni terk etmiş olsaydı, anılarım beni terk etmezdi. Ben birini terk etseydim bir aşk arama darzusu yalnızlığımı topuklardı, böyle bir şey de yoktu. Öylesi durumlarda, kalbinde mutlaka bir sevgili boşluğu olurdu. İçeri girip, kapıyı ardımda kapattığım andan itibaren kalbimde öyle bir boşluk da yoktu. Siyası bir geçmişim var mıydı ve o geçmiş beni ne kadar besliyor, ne kadar geleceğimi görmemi sağlıyordu, bilmiyordum. Kapıyı arkamdan kapattığım andan itibaren yaşamaya başlamış gibiydim.
*
İçeri girdiğimde, kapımın altından uzun, sarı renkli, iki zarfın içeri atıldığını görmüş ve merakla eğilip yerden almıştım. Kimden geldiğini değil, içinde çıkacak mektupları önemsediğim için hemen açmaya çalışmış ve zarflardan birini açmıştım. Evde kendimi bir yabancı saymadığıma göre mektuplar bana gelmiş olmalıydı. Şüphesizce ilk zarfı açtım. Adres yazılı taraf zarfın araka yüzünde kalmıştı.
*
Kenarları altın bir konturla çevrilmiş, türkuaz taşlardan yapılmış, uzunca bir gerdanlık çıkmıştı ilk zarftan. Şaşırmış, hemen ikinci zarfı açmıştım. Yine aynı uzunlukta, ama saf altından yapılmış bir başka gerdanlık da ikinci zarftan çıkmıştı. Kapının girişinde, elinde açılmış iki zarf ve bu zarflarda çıkmış iki altın gerdanlıkla kalakalmıştım. Gerdanlığa ihtiyacım yoktu, ama para eder düşüncesiyle gizli bir sevinç duymuştum. Zengin ya da fakir olduğuma ilişkin de hiç bir belirti yoktu.
*
Kimin yolladığını merak ederek, zarfların üstündeki adreslere bakmıştım. Yazılar ne Kril, ne Grek, ne Latin, ne de Arap alfabesiyle yazılmıştı. Sanki başka bir dille yazılıp, başka bir dünyadan yollanmış gibiyiydiler ve ne gariptir ki, o dili de biliyordum. Yazının biçimi dikkatimi çekmişti. Harflerin ucu sivri ve keskindi. Kendimce zarfların üstündeki adresleri kimse silmesin diye böyle yazdıklarını düşünmüştüm. Yazı yeni yazılmış, daha mürekkebi kurumamış gibiydi. Parmağımla adres yazılarına dokunmuş ve bir jilet kesiği acısıyla parmaklarıma mürekkep bulaştı sanmıştım. Oysa uçları keskin harfler parmağımı kesmişti ve parmağım kanamıştı. Kanımın zarfa bulaştığı an siyah bir mürekkep lekesine dönüşmesi beni iyice şaşırtmıştı. (…)
Wê rojê
Li ser rûyê te parçe bû
Bela bû di valahiyê de
Qet û qet bû
Li ber bê hate dêrandin
Weke xweliya cixarê
Kete kefemista min
Di reşikên çavên min de sekinî bêrîkirina te
peyvên min nagihin dûratiya te
jixwe di salnameyan de bêdenge navê min
yeko yeko dikevin meçên min,
Bi têkçûyînên mezin.
û dilêmin ji hemû defteran avêt navnişana te
û zanîbû tunebûna te kiyamet e
*
tenê bi bêhisbûna xwe re bêriya te dikim
bê nasîn, çi tişteke ecêbe…
weke deryayaeke di wêneyan de yî
bi dûrîtiyê ve hatî bizmarkirî…
*
dema mist dikim te, tu dibê Dêrsim, bê hemdê xwe bardikim
tenêtiya te dibê 10 milyon, ey bajarê Stenbolê
piştre ez hînî navê te bûm
ji xwe navê te jî ne muhîm bû
êşa tu didê eynî ye…
*
ez ji demên ku fîz didan hatibûm
min zanîbû mirov çawa karê xweşikbûna ewran kevin bikê
lê wext ne ew wexte niha
dîsa roj ya bavêjê li vî bajarî
lê ma çavên te…çavên te
*
niha navê tu yaran nîne,
navê wan maçên germê
ji mistkirina min beladibûn nîn e niha..
*
aha ez li vê yekê kêrê dikişînim
jinek, jineke evîna xwe diparêze
zarokekî, weke kenê xwe zirav,
bihewaketinek……nîne
aha jibo vê yekê mirov gulle baran bike
hemû xewan dibin kapaxê çavan de
*
helbest : Fadil Ozturk
Wergara jî Tirkî: Faysalê ÛSIV