fadıl öztürk

“insan yüzü ki, en eski alfabedir”

ana sayfa
  • bu site
  • galeri
  • hakkımda
  • iletişim
  • kitapları
  • 25 Haziran 2007

    bir güzelliğin karşısında el-pençe durmuştum

    Bir yerden bir başka yere gidiyordum, Bodrum’dan Muğla’ya. Aşım için peşinden gittiğim bir işim vardı. Binmiştim yarım otobüse ve yarım otobüsün hareket etmesiyle bir biletle yolculuk boyunca mülküme verilen koltukta, cam kenarında uyumuştum. Daha Yatağan’a varmamıştık ki, Eski Hisar denen yerde jandarma kontrolüne takıldık. ‘Durun!’ dediler durduk. ‘Kimlikleri verin!’ dediler verdik. Bu zamanı sigaraya ayırmak için, ben dâhil bazılarımız indi yarım otobüsten. Çıkardık sigaramızı çaktık çakmağımızı ve ağzımızda, burnumuzda duman.

    *

    Bir asker beni çağırdı aracın yanına. Gittim. Komutan benim arandığımı söyledi, inanamadım ve kimlik bilgilerimi kontrol etti. Bendim aranan, annem aynı, babam aynı. Ne ben, ne de jandarma komutanı neden arandığımı bilmiyordu. Dvet ettiler beni karakola ve yarım otobüsümüz çekip gitti, ben zanlı olarak kaldım gidenlerin aklında.

    *

    Bir odaya geçtiler yazıştılar ve faks çektiler. Ben salonda öylece oturuyorum. Sonra komutan gelip odasına geçti ve beni de çağırıp oturttu. Mazgirtli olduğumu öğrenen komutan kendisinin de iki binlerin başında Karakoçan’da görev yaptığını anlattı. Ben de ona yazar ve şair olduğumu, şimdilik demir doğrama işi yaptığımı anlattım.

    *

    Küçükçekmece 5. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından arandığımı söylediler bana. Cennet Mahallesi’nde oturan yeğenimi adliyeye yolladım. Yeğenim beni, babası yeğenimi yalnız yollamamak için, baba-oğul beraber gitmişler adliyeye. Doğruymuş, beni arıyorlarmış ama dosyanın içeriği hakkında bilgi vermeleri şöyle dursun, terslemişler yeğenimi ve babasını. Onların deyimiyle, oradakiler kudurmuşlar.

    *

    Şair arkadaşım Önder Kızılkaya’yı aryıp bilgi verdim, o avukat aramaya baktı. Arzu, ‘fazla tutamazlar, en fazla iki gün tutarlar’ diyerek meseleyi normalleştirmiş, Önderin bildirdiği kadarıyla. Ömrümün epey bir zamanı karakollarda geçmesine rağmen oralara bir türlü alışamadığımı nereden bilsin dostum Arzu Görücü. Arzu sen Türkülerini söyle. Bu gelişmeleri Önder’den öğreniyorum. Sonra bir diğer şair arkadaşım Nesimi Aday aradı. Durumu özetledim, karakol komutanının odasında ve karakol komutanının karşısında. Tanıdığı, hemşerim (Mazgirtli) bir savcı olduğunu, durumu ona soracağını söyledi. Sor dedim.

    *

    Bu arada ben karakol komutanının odasında sigara içme iznim çıktı ve sigarayı sigarayla yakıyorum. Evet, başka sabıkam var dedim komutana. ‘Konuş lan!’ demeden konuşuyordum. Bir örgüt üyesi değil, bir hayatın asli üyesiydim artık. Üzerimdeki kimlik de sahte kimlik değildi, yatırıldığım kadar yatırılmıştım, kalan cezam da yoktu. O, sordukça ben cevaplıyordum. Ama ne komutan, ne de ben aranma nedenimi bilmiyorduk. İkimizin de merakı aynıydı.

    *

    Nesimi aradı ve ‘hemşerimiz savcıyla görüştüğünü, eğer mahkeme kesinleşmişse, oradan İstanbul’a getirileceğimi, o durumda askerin yol izni alması gerektiğini, bunu da bir hafta gibi bir zaman alacağını’ söyleyince, ben içimden yıkıldım. Şekerim zaten yükseldiği kadar yükseliyordu. Sağ olasın Nesimi, dedim çıkmış sekerimle baş başa kaldım.

    *

    Yandım diyorum, ama bütün hayatım gözümün önünde geçiyor. İşim ne olacak, bu neyin nesi, ne zaman son bulacak ve sıradann bir vatandaş olacağım, diye düşünüp dururken, komutana da şeker hastası olduğum konusunda bilgilendirdim. O benim kadar panik yapmadı.

    *

    Sonra Önder, avukat arkadaşımız Atilla’ya ulaştığını, onun da uğraştığını söyledi ama ben Nesimi’nin söylediklerinin etkisindeyim. Nesimi yarmıştı beni. Bu arada evraklarım tamamlanıyor ve beni Yatağan’da adliyeye götürmeye hazırlıyorlar.

    *

    Eniştem ve yeğenim faksın geldiğini ve cevabının fakslandığını, ama içeriğini söylemediklerinin bilgisini verdiler bana. Bütün sevdiklerimden uzakta yalnızdım.
    Bunun farkına vardım ve bir hüzün tuttu ki yakamı, bırakmıyor, yırtacak gibi.
    Düğmelerim kopuk. İliklerim bir kaldırıma diz çökmüş sanki.
    Dokunsam yüzünü alıp gidecekmiş gibi duran kalbimden neler geçmiyor ki.
    Çocuğum, arkadaşlarım, artık arada bir içtiğim bir iki duble rakı,
    her şeyle vedalaşıyormuşum gibi rüzgar girmiş içime.
    Terk ettiğim kentlere geri dönebilirdim.
    Yazarken çocukluğuma dönüyorum zaten, yaşlanmanın sayesinde.
    Ama bir ayrıldığım kadınlara, bir de mahpushaneye asla dönmek istemiyordum.
    İkisinin de duvarları vardı, kapısı dışarıdan açılan odaları…
    Üç jandarmanın eşliğinde alıp götürdüler beni adliyeye.

    *

    Koridorda kelepçesiz, Antepli jandarmayla konuşuyorum. Bir odada çıkan biri emredici bir ses tonuyla ‘Fadıl  Öztürk sen misin’ diye sordu. Evet dedim, ama zoruma da gitmedi değil. Koridorda bekliyorum mahkemeye çıkarsınlar diye. Bu arada avukat arkadaşımız Atilla aradı ve ‘öğrendim, ifadeni alıp bırakacaklar, rahat ol’ dedi. Yeniden hayata doğdum o an.

    *

    Bu arada adliye çalışanları gelip geçiyorlar. Kadınlar sanki eve gidip bir gün önce yaptıkları yemekleri ısıtıp sofraya koyacaklarmış gibi, şişman. Ama bir kadın var ki ne memur şişmanı ne de herhangi bir adliyede çalışan gibi. Bir endam var ki, sormayın. O kendi güzelliğinden emin ve benim ona bakmamdan memnun. Halime aldırmadan ona bakıyordum her geçişinde.

    *

    Beni çağırdılar mahkeme salonuna ki ne göreyim, o kadın mahkemenin hâkimi. Farkına vardığım güzelliğin önünde el pençe durup, bütün soruları doğru yanıtladım. Saygım hukuku aşmış bir güzele durmuştu. Sabıkam vardı, 146/1’den. 2003’te, Beyoğlu’nda hırsızlar kimliğimi gasp etmişlerdi. Yeni kimlik çıkarmıştım. Küçükçekmece’de adı geçen davacının arabasından telefonu gasp eden ben değilim. Hırsızlar benden gasp ettikleri kimliğimi kullanmışlardı. Şair ve yazardım, böyle bir şey yapmam mümkün değildi, dedim de dedim Bir güzelliğin önünde el-pençe durmuştum ve ne sorduysa Yatağan Hakimi, fazlasıyla cevapladım.

    *

    Bu arada, koridorda adımı soran zat da gelip mahkeme salonunda yerini aldı. Savcıymış meğer. Savcı olması, öyle yukarıdan konuşması neyse de, sandalyede otururken bir kafede oturur gibi, yüzü hâkim hanıma dönük oturdu, bana değil. Bu da hoşuma gitmedi, ama kararın bir fotokopisini alıp jandarmalarla vedalaşmak çok hoşuma gitti.

    *

    Bunun gibi bir olay bir kez daha başımdan geçmişti, Diyarbakır’da. Ahmet Telli,Önder Kızılkaya, Nevzat Çelik ve ben Kebikeç Kültürevi’nin davetlisi olarak gitmiştik. Belediye tiyatro salonunda yapılan söyleşiden sonra gidip  iki duble rakı bir yemek düşünürken, beni ve Nevzat’ı gözaltına davet etmişlerdi. Nevzat askerliğini yaptığı halde yoklama kaçağı olmaktan, ben de adresimde bulunmayarak, aranır duruma düşmüştüm. Neyse, bakarsın bir gün de bunu da yazarım. Başım beladan, bela başımdan…

     

    1 Eylül 2008′den itibaren 3 okuma

    11:Güncel | admin @ 12:44

    2 Yorum »

    1. Hayata dair asil üyeliğinizin içinde,
      kapısı içeriden de açılan odalarınızın olmadığı adına ;
      rüyalarınıza ustalar gire “Fadıl Öztürk”

      Yorum yapan d_anibal — 25 Haziran 2007 @ 14:35

    2. zan altında kaldım. cevap hakkım var mı ki? olsa da sana verdiğim geçici rahatsızlık geçmiştir artık ha.. ama.. ama işin ehli bir savcı ilişkisini kullanmanın faydalı olacağını düşünmüştüm. dolayısıyla aradım ve etraflıca bilgi aldım. yani senin yazında anlattığın kısmının dışında da bilgiler aldım ve bu kısımda da hafif bilgiler vardı. sonra sana bütün ihtimalleri anlattım. senin en son ihtimali dikkate aldığını yazında öğrendim, üzüldüm. gerçi o zamanda üzülmüştüm durumuna ama… aslında o son ihtimali sana anlatmama fikrindeydim.. hatta önder kızılkaya ile öyle konuştuk, ama düşünmüştüm ki herşeyi bilme hakkın var. bütün ihtimallere ve cevaplarına hazır olman daha doğru olurdu.idama gitse bile insan, son bir slogan için bilmeli bunu.
      bu arada avcılar’dan arkadaşın c.’yi aramıştım, oralarda bir avukat bulabilirmiyiz diye. bir avukat ismi verdi ama c. avukatın kızını sevmiş bir zaman, onun için avukatı benim aramam gerekiyordu. senin için iyi olan bu durum benim için tehlikeliydi:-) neyse ki attilla sana yetişti de ben diğerini aramadım. bence c.’in hikayesini dinlemelisin, hikayen için…

      ha bir de benim de bir gözaltı hikayem ve bu hikayede senin ‘rahat’ cümleli bir rolün var. senin gibi güzel anlatsam bir ara onu da ben yazacağım…

      sevgiyle kal,

      nesimi aday

      Yorum yapan nesimi aday — 06 Temmuz 2007 @

    467 okuma

    19 Haziran 2007

    kağıttan inceyim zaten

    Not: her öyküden sadece bir bölüm burada yayımlanacak.

     

     

    "…

    Oysa o günlerde herhangi bir sorun karsısında, sivil ya da resmi her kes: “ bu işe ‘Dağ’ ne der” diyorlardı. Yerel iktidar, devlet ve ‘Dağ’ diye ikiye ayrılmış, sivil halk sorunlarını çözmek için, devlete degil, ‘Dağ’a heyetler halinde çıkıp çıkıp iniyordu. Açılan irili ufaklı bir çok ihalenin kimde kalacağını bile ‘Dağ’ karar veriyordu. Devlet var olan konumunu korumak, ‘Dağ’ ise, dengeleri kendi lehine çevirmek, devleti işlevsiz bırakmaya çalışıyordu. Ne devletin, ne de ‘Dağ’ın köylünün, memurun iki kilo şekerine, çayına, ununa ihtiyacı yoktu. Hatta, pırpırlı askerlerin, dolar karşılığında, askeri araçlarla gerillaya erzak taşıyıp sattıkları, bunu yapanların askeri mahkemeye sevk edildikleri herkes tarafından konuşulan bir olaydı. Ben, Hozatlılardan duydum, söyleyenlerin yalancısıyım. Anlayacağınız, Almancılar Mark’ı ve  Euro’yu, savaş da dolar’ı sokmuştu memlekete. Neyse… Aldığınız paketin içindeki yirmi dal sigaranın kaçını ikram ederdiniz, kaçı size kalırdı, peki?

     

     *

    Halvori Gözeleri’ndeki kontrol noktasından ayrılmaları daha beş dakika bile olmamıştı ki, iki sefer devlet tarafından durdurulan dolmuşun yolu, bu sefer de gerillalar tarafından kesilmişti. Gerillalar da kimlik kontrolü yapmış, yolcuların beraberinde taşıdıkları gıda maddelerini değil, devlet kapısında memur olarak çalışan beş yolcuyu alıp yamaca tırmanarak ormanın içinde gözden kaybolmuşlardı. Ovacık’taki beş yolcunun evine, yolcuların kendileri değil, kaçırıldıkları haberleri varmıştı. Bütün gece, eş-dost herkes devlete değil, ‘Dağ’a ulaşmaya çalışmışlardı. ‘Dağ’ susmuş, kaçırılanların yakınları küllükte kendi kendine yanıp biten sigara gibi kül olmuşlardı.

    *

    O günlerde, ‘TV antenlerini sökülsün! Günlük gazeteleri kente sokulmasın! Bütün memurlar istifa etsinler, ve dağlarımızda barınan diğer sol örgütler şimdilik misafirimizdirler, çıkıp gidin delgimiz zaman, çıkıp gitsinler!’ talimatını vermişti ‘Dağ’ Günlük gazeteler polis noktalarında satılır hale gelmişti. Bir çok memur süresiz izin almış, bir çoğu da il dışına tayin yapmak için Ankara’nın yolunu tutmuştu. Kimisi kendince nedenlerle görevine devam etmiş, kimisi de çağrıya uyarak, basmıştı istifayı. İnsanlar kalem kalemdi. Kalan değil, ikram ettiğiniz sigaralar size ne düşündürürdü?

    *

    Toz bile bir duvarda yillarca dururken, gerçeğii kırk kapı arkasına koyup, kırk ayrı kilitle o kapıları kilitlesen, kırk kilidin herbirini de, kırk ayrı kişiye versen, o kırk ayrı kişiyi de geri dönmemek üzere kırk ayrı ülkeye yollasan bile, yerinde durmaz,  yine de açığa çıkar gercek. O zaman ‘Olağanüstü Hal’ aynen böyleydi. Diğer memurlara ibretiâlem olsun diye, bu beş memur dolmuştan indirilip yokuş yukarı, dağa doğru götürülmüşlerdi.

     *

    Doğanın mevsimleri değiştiren bir yasası vardı, uymuştuk ona. Kendini oraya Devlet etmişlerin bir yasası vardı, uymayarak yasasına ‘suç’lusu olmuştuk. Sıra yeni bir hayat kurmak için, dünyanin dağlarına çıkan gerillalara gelmişti, onlar da koydular yasalarını, attılar postalarını. Ama, hepsinde de arada kalan insandı. Tam orada, sigara ikram ettiklerinizle beraber, sizin de caniniz bir sigara tüttürmek istemez miydi?

    …"

    368 okuma

    07 Haziran 2007

    aşk harbiden bir hastalık

    not: bundan böyle, zaman zaman arkadaşlarımın da
    şiirlerini sayfamda yayaınlayıp, sizinle paylaşmak istiyorum.
    sevgilerimle…

    fadıl öztürk

    Önder Kızılkaya
    aşk harbiden bir hastalık

    Yüz pareydik aşktan önce
    aşkla belki yekpareyiz
    aşktan sonra binbir pare

    *
    pare pareyiz evet
    yıldızlar da pare pare
    yağan kar
    esen rüzgar
    yağmurlar da pare pare

    *
    aşık olur
    uluruz
    uluruz köpekler gibi
    aşk biter
    öldüğümüz o evlerin kapısına kıvrılıp
    uyuruz uyuz uyuz

    *
    bir göl gibi dinlenir
    yağmurları emeriz

    *
    kendi kollarımızda
    kendimizi pışpışlar
    bir bebek oluruz
    süt yerine
    kendi kanını içen

    *
    aşk harbiden bir hastalık
    köpeklerden bize geçen

    onderkizilkaya@hotmail.com

    383 okuma