aşk, dört işlemle ifade edilmeyen, görünmeyen rüzgar, bir kum tanesinin hafızasında kalan kaya parçası, düşün bozup bozup kendince kurduğu görüntüler ve resmi tarih yazıcılarının asla anlayamadığı şeydir aşk
*
aşk, suda ıslanmaz. kutuplarda eksi altmış derecede bile yakar insanı. babadan oğula devredilecek bir mülkiyet ve iktidar da değildir aşk. * dini, dili, rengi, sınır ve bayrağı, nöbetçi kuleleri yoktur, ama genellikle biri sonunda yaralanır. acil servislerde de kaydına rastlanmaz. erken tanısı yapılamayan, yüreğimizi yurt edinmiş ve asla düze inmeyen dağlı bir kabiledir aşk
*
aşk, dünyada dolaşan serseri bir ıslıktır. zamanın arşivinde esrarı çözülmemiş giz, dibe vurmuş mektuplarda solmuş elyazısı, telefonda uzakların ayak izi, defter arasında kurutulmuş gülün ahı, hep sürgün efsanedir aşk.
*
kahramanı dağları deler, kuyulara iner. sevgilinin yokluğunda yağmalanmış kent görüntüsüdür aşk
*
aşk, dağlara çivi gibi çakılmış eşkıyanın kendince hayata itirazdır. kaşları çatılırsa çatışma hali, susarsa soğuk savaş, gülerse devrimdir aşk. hindiçin’de giyap anti-emperyalist anti-faşist ve ispanya iç savaşında anarşist, yunanistan’da teslim olmaktansa beynine kurşunu sıkan aris’tki bağlılıktır aşk
*
aşk, babil kulesinin varlığına duyulan şüphedir. kafkasya’da şeytanın dağlarla aynı torbada yeryüzüne inmesi, duaların hayatı temize çekmediğini öğrenen tibetlinin tapınağını terk etmesidir aşk
*
dünyanın yedi günde kurulduğunu yazan tevrat’a göre iki kişiliktir, üçüncü bir kişinin varlığı mısır’ı düşman görmektir israiloğularına göre aşk aşk, başını buluta koyup uyumak değildir. tedirginlik, şüphe, heyecan, kızgınlık, küskünlüktür, sonsuz bir kahkaha da değildir aşk
*
içimizde bin yılda bir uyanan ve uyandığında kıyameti koparan ateşlerin çocuğu devdir. o, gecelerin efendisi, gündüzlerin kanatları ışıktan kuşudur sevgiliye göre. yaratan, ama ihaneti asla bağışlamayan, bir elinde gül, diğerinde rüzgar. kıyamet gününde suyun yüzü, yastığının altında bıçakla uyumaktır aşk
O adam düşlerine asılmalıydı.
Yirmi yıl önce ben de asıldım,
çok gürültülüydü.
Bir tek annem anlamıştı
öyle bir gömleğimin olmadığını.
Lozan’a…
O sabah insanlar yine işlerine gitmişlerdi.
Çocuklar dedelerinden balon istemiş,
dedelerin balon alacak zamanı çoktan geçmişti.
Yine duvar diplerine işenmiş ve çöp dökülmüştü.
Sadece öfkelerinden boşalan adamlar,
yorgun atlar gibi terli terli su içip çatlamışlardı.
Bu yüzden epey zaman gösteri olmadı
ve balkonlarda kimse vurulmadı.
Lozan’a atlılarla…
Gökyüzünde tek bir bulutun bile geçmemesi bu yüzdendi.
Son kuraklıktan sonra kabile de dağıldı,
tümden Afrika oldu yalnızlığın.
Elbet bu yüzden sigaraya başlamadın,
ama bu yüzden az sigara yakmadın.
İzmarit kokuyordu sabahlar ve soluyordu saçların.
Solmuş saçları suç sayılıp toprak kokusuna asılmalıydı O adam. Çünkü O, kül ve dumana tutunmuş Hıdır’dı.
Ağla Hêloise, seni sokaklara çıkaracağım.
Lozan’a atlılarla haber…
Taşlara mı konuşmalıydı,
aya yüzünü verip geceleri dağlara mı yürümeliydi,
yoksa kuşları mı unutmalı?
Kovulmuş kabileydik.
Yolu bizden geçenlere su, ekmek ve kıymet vermiştik.
Zaliminiz kadar zalimimiz, yoksulunuz kadar yoksulumuz vardı.
Hava hep kapalıydı, vapurlar bir türlü yanaşamıyordu
suya şarkı söyleyenlerin limanına…
Şimdi marşları öğrenemeyen ilkokul öğrencilerinin
mazereti sayılıyorsa O adam:
Afrika’da yakalanarak, her il ve ilçede bir kere de olsa asılmalı;
mutlu, mesut ve bahtiyar edilmeli zevat.
Ama bekçi düdükleri sokaklarımızdan hiç eksik olmamalı.
Ölüm bir sıra tespih çekmek kadar zaman alabilirdi en fazla… Çünkü O, güneşin doğduğu yerden ayaklanmış Şth’tır.
Ağla Hêloise, seni kuşlara yol olarak saklayacağım.
Lozan’a atlılarla haber yollayın…
Asılmak nasıldır bilir misin Hêloise?
Dağlar uymaz yurduna
ve bitmez bir türlü korkulara yakılan sigaralar.
Uyanmak yoktur bir daha, hiç yoktur sabah.
Günaydın sevgilim değildir elmanın tadı.
Ateş küle son sözünü söylemiş ve rüzgâr esmiştir artık…
Alınlarında bulut taşıyan halklar bunu iyi bilirler.
Geyikler yine iner suya,
seni bir ağacın yaprağı anlatır rüzgâra.
Şimdi bölünmüş uykuların sebebi sayılıyorsa O adam,
uykularından assınlar O’nu. Çünkü O, sevgilisine gider gibi darağacına giden Hüseyin’di
Ağla Hêloise, senin için rüyaya yatacağım.
Lozan’a atlılarla haber yollayın ve sorun:
Yüzünüzün sınırlarını aşıyorsa kurduğunuz düş,
elbette pi sayısı değişmez,
ama her ölümün karekökü bir değildir.
Bir dar açıya mahkûm ettiler O’nu Hêloise.
Sular gitsin.
Aklınız katil çoğaltan bir makine gibi çalışıyorsa
çoğalır kuş ölüleri, ambulanslara sığmaz hüzünleriniz.
Mübaşirlerin sesi düşer.
Kalem kırıldığı yerden hayata borçlu kalır.
O adamlar en beyaz yerlerinden asıldığında
zaman bir Mohikan laneti gibi duman olur dağılır yeryüzüne…
Gülüşün kanamasın, Hêloise.
Onlar’ın ardından su dök ve bekle.
Kurtarıcılar hep gecikmiş fermanla sonradan gelirler.
Onun için öğle sonuydu postacıların işe başlama vakti.
Çok asıldık Hêloise…
Kimsenin bilmediği, sadece sana söylediği
korkularından mı asılmalıydı, O adam?
Asılmışların ardından
rüzgâr çıldırıp hâlâ saklandığı yerden çıkmıyorsa,
dağlar ‘rahat ol’sun! Lozan üç adım öne çıksın! Çünkü Q suların sabrından geçmiş Yusuf tu.
Ağla Hêloise, senin için dua değil, yoksulların yüzünü okuyacağım…
Lozan’a atlılarla haber yollayın ve sorun:
Asılmışların gölgesinde…
Cennet, tuzlu sulardan sonraymış, dedi Musa.
Bir ulus yarattığı için asasıyla yürüdüğü yollar
ve kullandığı sözcükler aleyhinde delil sayılıp,
O adam aşılmalıydı yol ortasında…
Ama, Hêloise, dağları hayatınıza sokup,
kentleri korkuttukları için
o adamlar asılır ve ben susarsam,
annemin yüzüne nasıl bakarım?..
Bir adam taşa son sözlerini kazıyor,
bin yıl sonra kuşlar konar, sular dile gelir diye.
Resmi daireler tetikte, sokaklarda kanın ağırlığı dolaşırken
ölüm, karanlık ve çok soğuktu, Hêloise. Çünkü O, günahının ve sevabının tam dibinde oturan Seyit’ti, adı Rıza,
Ağla Hêloise, senin için dağlardan O’nun sabrıyla bakacağım…
Lozan’a atlılarla haber yollayın ve sorun:
Asılmışların gölgesinde hangi ülke uyur?..
Her gece kapılar korkulara kilitlenince,
Dicle çocuklarına ekmek ve bıçak taşıyordu.
Gül ağlıyordu iki sevgili arasında.
Söz darasını yitirince
çürüdü ceylan derisi, uçtu mürekkep.
Ortaçağ’dan bir türlü çıkamadık.
Tanrılara isyandan sanık bir lanetli olarak
tutma beni Hêloise! Çünkü O, ateşlerden geçerek rüyasına giden Deniz’di.
Ağla Hêloise, bu gece kendimden haber alamayacağım.
Bir adam vuruluyor,
aklımda kurşun, kurşunda aklım kalıyor Hêloise.
Suda bir hayat bırakıp gidenlerden bir ben mi kaldım?
Çatlamış topraklar, kurumuş nehirler
ve bembeyaz bir gökyüzünde ateşin gözü gibiyim…
Herkes çekip evine gittikten sonra ip bıçakla kesilecek
ve hayat yemyeşil bir ağaç gibi yıkılacak yere.
İki kapı arasında öylece oturuyorum.
iki ulus arasında kalmak kadar ağır.
Yarın dinecek bir rüzgâra asmak istiyorlar Onları.
Sen tenindeki ışıkları açık tut.
Kutsanmış şaraplar bile çağı kurtaramaz.
Ateşe konuş ve küle ağla Hêloise.
İnsan örtündü ve aşk utandı.
Suçlusunu yarattı masum.
O adamları astılar.
ve ‘Oyun oynandı ‘(2)
Herkes evine dönsün!…
Lozan’a atlarla haber yollayın ve sorun:
Asılmışların gölgesinde hangi ülke uyur,
öfke bir gün çürütmez mi biriktiği kabı, Hêloise?
(1) Hêloise, 12. yüzyılın ortalarında Paris’te yaşanmış bir aşkın kadın kahramanı. Filozof ve şair Pierre Abêlard ile öğrencisi Hêloise ara¬sındaki dramatik aşk, Fransa tarihinin en iç burkucu sayfalarından biridir.
Gizlice evlenen çiftin bir çocukları olunca, gayri meşru sayılan bu olay nedeniyle, Hêloise’in dayısı, Abêlard’ı zor kullanarak hadım ettirir; bu olaydan sonra Abêlard ve Hêloise birer küçük manastıra sığınırlar. İki sevgilinin manastırdayken birbirlerine yazdıkları mektupla, 12. yüzyıl¬dan bu yana birçok sanatçıya esin kaynağı olmuştur. Şimdi Paris’in ünlü Pêre Lachaise Mezarlığı’nda yan yana yatıyorlar.
(2) Ortaçağ’da tiyatro oyunları oynandıktan sonra biri çıkar ve ‘Oyun oynandı’ diyerek oyunu bitirirmiş.
İstanbul; terk ettiğim ırmakların,
asiliğimi bağışladığım dağların,
ve öptüğümde yanakları kızaran kızların
bir kedi sessizliğiyle içimde yürüdüğü kenttir.
Burada herkes gurbetini büyütüyor.
Bir gün gidecekmiş gibi duran insanlar,
yine gurbet içinde ölüyorlar.
Mezarlarına bir tas su dökün.
Son hakkınızı kullanın ve su dökün…
Saçlarından çılgın çocukların asıldığı bir kadın gibidir İstanbul.
Yaşlandıkça sokakları çoğalır gurbetimin.
Mevsimler ağır geçiyor, bir düğmenizi açın.
Bilirim, leylek de artık yuva kurmaz kavak ağacına.
Çingenelerin sattığı bütün çiçekler
kalbimden çalınmış yenilgilerdir,
bir minibüs koltuğunda solarlar.
Bir ağaç kanar ya yapraklarından,
kavun kokusu sığmaz ya mektuplara,
suya düşen yıldızlar bir çığlık olur böler ya uykumuzu,
öyle bir şeydir İstanbul’da eve gitmek.
İhtimal bütün otobüsler doludur. Ayakta kalın.
Merter’de overlokçu çocuklar kibrit kutusunda büyüdüler.
Basma entarisinin eteğinde bebek ölüsü taşıyan
kadınların oyunları çok uzakta kaldı.
Uzaklar bir biletle yakılmış köprülerdir.
O kadınlar için geri dönülmez. Baykuşların konduğu ömrümden uzak durun.
Adresinde mektuplar bekleyen bir son ütücüyüm.
İskeletimdeki kemik çatlaklarını kaç semt taşır?
Bir eylemde aranan zanlıyım, zulüm çalar kapımı.
Anılarımı yakarım külümde çoğalmak ister gibi. Kuşlara susun.
Leyla demeden geçiyorum.
Öpüp başınıza koyun.
Kolay bulunan bir suçluyum,
siz hep beni bulan muzaffer toprak kokusu.
Bir kayısı dalına asılmış bahar gibi,
belki bir çocuk daha uzaklardan yürür İstanbul’a. Özlersiniz muhakkak, ama bırakın özlenecek yeriniz de olsun.
Özür diliyor ve ölüyorum, nedenim oluyorsunuz…
Cehennem aklınıza gelmiyor, tanrılara üzülüyorum.
Ütüsüz bir gömlek gibi buruşuk bir hayat kalırsam size,
üzülmeyin yaz yine erken gelir.
Temmuz akşamları serin, ölüleri düşünün,
ya da kimliksiz gömülmeyi.
Üşümek tam da odur. Bu kentten ölüm uzak değil, giyinin.
Çiğdem de unuttu.
Bir zamanın belki de rengidir
anılardan fırlayan akşamüstleri.
Ve bütün akşamüstleri denizlerde kesilmiş güneş suretini
taşıdığı için çocuklar kağıt mendil satarlar. Bu yüzden Beyoğlu’nda çocukların gözlerinde
güneş ölüdür, öpün.
Zenciler tenlerinden utandıkça
kefenin beyazlığı aklıma gelir.
Devrim ihtiyaca cevap vermez şimdilik.
Bu yüzden ölmüş arkadaşlarım adına
biraz kanarım müsadenizle.
Biraz ölürüm hepinizin yerine.
İstanbul biraz ölümdür yaşadıkça. Zalimimin başı sağ olsun.
Bir lanetli gibi girdim bu kente.
Ama bazen insan uzaklara daha erken gider…
Yakınlarım yok, kendime bile uzak düştüm.
Eski bir duvar yazısı,
1 Mayıs’tan arta kalan bir meydan yarası gibi Taksim.
Ölmüşlerin istemediği kahramanlık,
belki benim yaşamışlığımın korkaklığıyla,
belki de bir yalanla yaşlanıyoruz…
Bu yüzden Beyoğlu’na kuruyorum saatimi.
Saatçiler yol ortasına işiyor o saat.
Fahişeler, başka dilde soyunuyorlar,
dilenciler çalamadıkları hayatların karşısında keman çalıyorlar.
Bir keman teline asıyor kendini her sabah Galatasaray’da Agop
Bekçilerin çaldığı her düdük pezevenklere yapılmış uyarıdır.
Her gece pezevengine dönen bir kadın gibidir İstanbul. Kedilere yol verin.
Kırık kestane kabuklarından yükselen kokular
ve dondurma külahları yazın
ve atlıkarıncaya bindirilmiş kocaman yalnızlıklar içinde,
olsa olsa adresler çoğalır İstanbul’da.
Harçlıksız çocukların gözlerinde büyüyen
leblebi tozuna kaç kişi yolculuk yapabilir,
ya da leblebi tozu hücrelerinde
kaç kişi kaburgalarını saklayabilir?..
Bir ırmak kenarında yosun kokusunu çoktan unuttuk.
Kaldık burada.
Özür dilerim yeriniz varsa,
biraz yer açar mısınız?.. Biraz yer… Rahatsız olun.
Birazdan biri kurşuna dizilebilir;
biri sevgili olur, biri evini terk eder;
biri ilk kez Aksaray’da bir fahişeyle eşitler kendisini;
biri aşkından geriye kalan hüzne düşer;
biri uzakta birini özler, bir otobüs kalkar,
bilet parası kadardır her uzak;
biri kırık not alır ve teneffüsler cehennemdir o zaman;
biri esrar sarar, biri altın vuruş anındadır,
biri ertesi gün takacağı kravatı düşünür;
biri kaybeder, biri kazanır; biri düşer, kaldıranı olmaz;
biri mutlaka unutulur, unutamadığı yerler olmasına rağmen…
İstanbul, Galata Köprüsü’nde yeme aldanmış bir balık ölüsüdür. Mezarıma yürüyorum, fillere ol verin!..
Emekliler bu kentin sökülmüş yerleridir.
Çek ve senet ve sağcılık,
Allah’ına kadar ve solculuk, belki anılar
ve yine anılar ve kaçakçılar en temiz giysi içinde
rakıyı bile kaçırırlar.
Göçmenlere göre hep rebetiko;
Kürtlerin en dipte durdukları zamandır;
bütün fırıncılar Trabzonlu,
simitçiler Tokatlı, hamamcılar Sivaslı
ve taksiciler ya Laz,
ya da kendisini Siirtli sanan Araptırlar.
Ve bütün Lazlar muhtemelen Kâzım’dır, Kâzımlar da lazımdır. Aşklara lazım durun.
Doğduğum yere hiç gidemeyeceğimi düşündükçe
özlediğim ırmak seslerinin toplamı olur İstanbul.
Bob’a göre Klimanjaro ne ise
Perisuyu’nda yosunla süren hayat da odur benim için..
Meşe ve mantar, taş ve kına, kızlar ve akan su,
gökyüzünden gecelere akan yıldızlarların kuyu dibidir.
Kurbağa sesleri bile yok. Kimliğiniz uzaksa, yok olun, bura ’si’ İstanbul
izmir’e gittim, önder kızılkaya, nesimi aday ve mehmet çetin istanbul’dan gelişlerdi. savaş’ saymamak ayıp olur, o da gelmişti babası mehmet’le. sedat şanver’de kaldık. gidişimin bir tarafı bu. diğer tarafı ise, hrant dink’in katledilmesinden sonra yetmiş üç şairin bir araya gelerek yazdıkları ‘kortej şiir’in yarattığı etkiydi ve fuarda bu konu üzerinde bir şöyleşi de yapıldı. söyleşide nesimi aday’ın konuşması hariç diğerleri tutuktu ve savunmada kaldılar. ya da bir pravakasyona mahal vermemek kaygısı hakim oldu panele.
hatırlanacağı üzere, yetimler ağıdı şiirinin yayınlanmasından sonra, doğu perincek ve onun aydınlık’ı saldırıya geçmiş ve imzası olan şairleri ‘amerikan pasaportu taşıyan ve vatanı satan’ şairler olarak hiddetlenmiş ve celallenmişlerdi. bunun üzerine imzası olan bazı doğu yakınları pişmanlık metinleriyle doğularının yanına geçmişlerdi. olsun, geçsinler, ama her canlıda olduğu gibi insanın da bir yüzü var ve bu yüz bazı hallerde bayrak kadar olmasa bile kızarır. kızarmayan insanların bayrak ve ulus kavramlarıyla bir lal ortamı yaratmaları hoşuma gitmiyordu ve dile getirdim her görüşmemizde.
bu ülkede hava, su ve toprak kadar doğal olan bir gerçek ver ise, o da bu topraklarda yaşayan diller, dinler ve kültürlerdir. bunlardan birini yok sayan, ya da bunlardan birini bir diğerinin önüne koyan her politik tutumve davranış ülkenin gerçekliğinden uzaklaşmış olur bence. ne yazık ki, adına yükselen milliyetcilik de deseler, bunlar son yıllarda ipini koparmiş durumdadırlar. hani taşın yosun tutan yüzeyine bakıp yön belirlenir ve taş hiç bir işe yaramazsa bu işe yarar. Bunlara taş da demiyorum. bunlar, bu ülkede bir kesimin diğer bir kesimi aşağlamasından beslenen, kefen tacirleridirler. onların bataklığında katiller ürüyor.
bu yükseltilişin başı göğe erince ne olur bilinmez, ama görünen o ki, bunların nalları altında yine bu ülkenin azınlıkları, yoksulları ezilecektir. hayat bu türden aymazların ülkeyi böyle bir dalgayla işgal etmelerine izin verirken, muhalif kesimler eskimiş, eskitilmiş örgüt ve örgütleme türlerinden kurtulamıyor, ya da vazgeçemiyorlar. alışkanlıklar kötüdür.
derim ki, yeryüzüne adalet hakim olmadığı sürece her türlü örgütlenmenin meşruyeti tartışmasız kabulümdür, am bu gün itibariyle kişilerin örgütlenmelerinden çok, her kişi yaşadığı alanda bir örgüt refleksiyle yaşamalı. havaya, suya toprağa, arkadaşa, komşuya, sevgiliye, dosata karşı duyarlılığın bir gereği olmalı bu tavır. bizi güruh ve kitle olmaktan da çıkaracak tavırda buradan geçiyor bence. bu tavır yenilgilerin de zaferlerin de rengini değiştirecektir. kim neredeyse, orada ne iş yapıyorsa, kazancı ne olursa olsun adalet duygusunu asla yitirmeden yaşamalıdır, derim. karınca olalım, bu çölü böyle yürüyelim derim. dinazorla karıncayı kıyaslamayın derim.
çok politik mi davrandım? politika yatagımızda sabahları doğrulmak değil midir? ilacımıza uzanmamız, kahve suyunu koymamız ve bir ülkede yaşadığımızın fakına varmamız değil midir? politika, eğer o an sevgilimiz yoksa bütün eski sevgililerimizi hatırlamak değil midir? yendiklerimizden biz ayrılmışızdır, yenildiklerimiz bizi hayata bağışlayıp gidenler olmamışlar mıdır? anılarıma gittim ve yalnız dödüm.
hep göç yollarımın ardında kalan şehir :izmir
aşkın dağıtmadığı şehir…şimdiye kadar
gözyaşının aşk diye aktığı anlarda bu kadar güzel dost olunur mu fadıl?
en büyük şahidi olunur mu aşka?ancak sen olurdun…..
bu dostluk bu kadar güzel bu kadar naif nasıl gösterilir?
sen benim izmirimin en büyük aşk şahidisin….
ve o kadar büyük ki gönlün…hayat biter…
unutulur her şey …
bu unutulmaz…
gönlümün en yaralı yerine nasıl yazdıysam izmir’i ,
en sağlam yerine yazıldı adın…
yaşlarımla ıslanan omuzun en kadim dosttıu artık bana…
sen izmirden adın büyük dostluklara yazılarak döndün….
ömrüm yettiğince unutmayacağım…
yüreğinin büyüklüğünce yaşa e mi?
Onlar, yılan değillerdi, ne kertenkele,
ne kırkayak, ne de solucan…
Kuşlar gibi uçup, balıklar gibi suda yaşamayan; tanrılara göre kul, devletlere göre fani, güruh, halk ya da kitleydiler. Yüzleri yoktu. Gü¬zellikten çok çirkinliğe yakındılar. Aşk onlara yakışmazdı ve isyan ne¬denleri önemli değildi. Başıboş bırakılmaması ve mutlaka disiplin al¬tına alınması gereken, cahil ve güvenilmezdiler. Haritada durdukları gibi durmazlardı. Kanunlar onlar içindi, cezaevleri onlar için; bütün ’suç’ları onlar işlerlerdi.
Orta yaşlı adam kısa boylu sayılırdı. Daldığında yüzü çatlamış topraklar gibi paramparça, güldüğünde sular gibi etrafına hayat ve¬ren biriydi. Öfkesi de vardı. Doğduğu günle mi başlamıştı, yoksa daha eskilere mi dayanıyordu, bilmiyordum. Zor zamanları için la¬zım olur diye ‘Ya Xızır!..’ını hep yanında taşırdı. Bazen bir yanı or¬man, bazen bir yanı çırılçıplak dağlar arasında Munzur olur, kıyıla¬rına hayat verirdi..
Orta yaşlı bir memurun herhangi birimize benzeyen yanıy¬dı. Uzun uzun dağlara bakmamak için emekliye ayrılmıyordu belli ki. Göçle değil, tayinle ayrılmıştı Munzur kıyısından. Yaz ‘tatillerini’ ora¬da geçirmek onun için bir direnişti veya toprağa verilmiş bir sözdü. Gelmese özleyeceğini, geldiğinde ise bomboş köylerin onu çok hüzünlendirdiğini anlatıyordu bize. Çay içiyorduk etrafımız kalabalıktı. Şiirlerimizi okuyup takip ettiğini öğrendiğimde sevinç ve mahcubi¬yet arasında kalmıştım. Ovacıklıydı, tayinle gittiği yerden bumerang gibi her yaz köyüne dönen biriydi. Göçlerden sonraki insansızlığı bir türlü kaldıramıyordu. ‘Koca ovada kuş bile uçmuyor’ diyordu.
Çocukları vardı, ama onlardan hiç bahsetmedi. İtiraz edip dağlara tırmanan ‘O çocuklar’ın ne iş yaptıklarını ve nerede olduk¬larını biz de sormadık. Belki de Öztürk Uğraş’ın yazdığı gibi ‘On¬lar için de sofraya bir kaşık bırakılırdı.’ Ama, Onlar’ın eksikliği sa¬dece sofrada belli olmuyordu. İdare lambasının ışığında ve bütün ışıkların söndüğü o kocaman karanlıkta bile vardılar. ‘O çocuklar’a sadece su ve ekmek vermekle suçlu olunmuyordu. Baba, anne, kardeş, akraba, aynı soy ismini taşımak, aynı köylü olmak devle¬tin gözünde suçlu olmaları için yeterliydi. Ovacık’ta, Dersim’de, Di¬yarbakır’da ve dünyanın bir yüzünde bu hep böyleydi.
Gidenler bir türlü devrimi getirmemişlerdi, bu da sadece Ora’nın değil, dünyanın hüznüydü artık. Gidip de bir ömür geri dönemeyenleri anımsayıp susuyorum. Başsağlığı için gittiğimiz ev¬lerde kırık iki sözcükten sonra uzun uzun susuyoruz. Sözün bittiği yerlerde bile zaman işliyordu. Bazı annelerin kara bağlaması, o ev¬lerde Asya kadar bir yalnızlık yaşandığı anlamına geliyordu. Tanık olduk ki, insan içinden de tutuşur.
İnsan içinden de tutuşur, ağlamak dumandır. Yaşlıydı Kurederşili kadın, Mehmet’in köylüsüydü. Çok düzgün bir Türkçeyle ve içinde bir dağ ölüsüyle karşıladı bizi. Mehmet’e ‘Sen babanın ka¬natlarıyla uçuyorsun’ dedi. Oradakiler hangi dili ne kadar iyi konu¬şurlarsa konuşsunlar, devletin bildiği tek dil var oralarda. O da te¬pedeki meşeliklerin arasında gizlenmiş makinelinin alevli diliydi.
Köy sessiz. Düzgün Türkçesiyle ‘ziyarete gittiler’ diyor içindeki dağ ölüsüyle yaşayan, temiz yüzlü kadın. Bembeyaz saçlı, cereya¬na tutulmuşçasına elleri ve ayakları titreyen, anlaşılmaz bir dille karşı tepelere bakarak, bir şeyler konuşan başka bir kadın çıkıyor ortaya. Kolundan tutup başka bir eve götürüyorlar onu. Deli zan¬nediyoruz, değil. ‘Bir çatışmada, evinde bir gerilla vuruldu ve o günden beri böyle’ diyor biri.
Biri diyor ki, onlar ziyarete gittiler. Mehmet, Barış için diki¬len ceviz ağacını ve bir çatışmada ölen sekiz arkadaşı için cezaevin¬den haber yollayıp diktirdiği kavak ağaçlarını gösteriyor bize, için¬den geçiyoruz. ‘Çok sonra öğrendim biri sağ kalmış ve itirafçı olmuş’ diyor Mehmet, ince bir sızı… Ziyarete gidiyoruz. Çocuklarla koca¬man bir taşa tırmanıp kına yapıyoruz. Saçlarımla oynuyorlar, bazıla¬rı benim gibi İstanbul’dan gelmişler, anadilleri eksik. Kavak ağacının altında çay içmeye çağırıyorlar beni. Zamanımız az. Saat yediden ön¬ce Ovacık’a dönmemiz lazım. Acele etmeliyiz, çağı yakalamak için değil, devlete suçlu düşmemek için. Bir önceki köyde Eyüp’lerin evi¬ni de görmüştük, yıkılmış. Yıkılmış evin önünde çeşme, çeşmeden su akıyor ceviz ağacının dibine.
Gece saat on birden itibaren sokağa çıkma yasağı başlıyor ve devlet sokaklara boynunda şişleriyle dolaşan azgın köpeklerini sa¬lıyor. Orada köpeklere güvenen devlet, insanlara güvenmiyor. İn¬sanlar bir emirle kalkıp, bir emirle uyuyorlar. Kalbimizin cenazesi¬ne çağırıyorlar bizi, ‘hazırlanın’ diyorlar. Orada yaşayan biziz, ölen biz, ölüyü taşıyan yine biz…
İskender’in babasının evindeyiz. Eyüp çaylarımızı tazeliyor. Mehmet, tanımadığım insanları tanıyor. Sarılıyorlar, öpüşüp geç¬mişten konuşuyorlar. Murathan Kızılderili kabilesinin içine düş¬müş bir beyaz gibi susup izliyor hepimizi. Ama, Murathan’ın sus¬masına benzemiyor koca bir doğanın susturulması. Nesimi, karakolun önündeki trafoya çarpıp ölen leyleğin fotoğrafını çek¬meye çalışırken, rütbesini saklamakla kendisini saklayacağını zan¬neden karakol komutanına yakalanmasını anlatıyor. Kimliklerimiz alınmış, bekliyoruz. Devlet var, ama çıt yok…
Devlet var, ama çıt yok. Orta yaşlıydı; gazeteleri tersten tutarak okuyordu. İnanmayıp, köyün delisi sandık. Yok, ‘Öyle daha rahat okunuyor’ dedi. Doğruydu, ülkeyi Ankara’dan değil, Ovacık’tan oku¬mak gerekiyordu.
Ovacık’tan okumak gerekiyordu hayatı. Ömrüne uzanır gi¬bi, gözlerini kısarak uzaklara bakıp konuşuyordu. Yaşlıydı. Giden¬lere sitemdi sözleri ya da bir yere nişan almak ister gibi. Kalabalığıyla, gürültüsüyle, çocuklarıyla, hayvan sürüleri ve tarlalarda çalışanlarıyla yoktular. Herkes bir parçasını orada bırakıp, bir par¬çasını da alıp götürmüştü. O toprağın çiçekleri gibi ne zaman açıp ne zaman solacağını ve ne zaman susup ne zaman konuşacağını biliyordu. Devlete göre Raybere Qop değildi. Bir adı vardı. Belki de hepsinin ortak adı Xıdır’dı. Çıt yok.
Onlar, ömür eskisi yalnızlıktılar.
Saçlarına zamanın tozu sinmiş,
Munzur’a değen ay’ın gümüşten büyüsüydüler.
Ateş ve su arasında yaşayan, dilleri farklı,
tenleri, tanrı ve duaları farklı, ama hastalık,
yoksulluk ve ölümlerde birbirlerine,
karada iki ayakları üzerine kalkarak yaşayanlardı.
Elleri vardı onların, iki tane.
Kolları vardı onların, iki tane.
Gözleri, kulakları, bacakları,
ayakları, böbrekleri
ve ciğerleri vardı onların ikişer tane.
Ne güruh, ne halk, ne de kitleydiler.
Kalpleri orada atardı, bir tane…
Ateşe su dökülmezdi orada. Ormanlar yakılıp, köyler boşal¬tılınca, yani ‘o göçler’den sonra hayatını rüzgâra bağışlar gibi ora¬da kalanlar memurdu, köylüydü, kadın ya da burunlarının altında¬ki kıllara göre erkektiler. Her ağacın yaşını, her kuşun ne zaman göç edip ne zaman geri döneceğini, çeşmelerin neden hâlâ kurumadığını onlar bilirdi.
Orta yaşlı sayılırdı. Elinde çay bardağı, uzaklara bakarak ko¬nuşuyordu. Göçle değil, tayinle gitmişti ve her yaz bumerang gibi köyüne dönüyordu. Gazeteyi tersten okuyan adamın sağında, Mehmet’in solunda oturuyordu. Yıkık evlere, evlerin arasındaki ağaçlara, bomboş tarlalara gözlerini kısarak baktı, baktı… Çaylar soğuyacak zannettim. ‘Bir kuş havalansa, kuş havalandı derim’ de¬di ve sustu…
Yer : Otuzsekizden eski, ikibinbir’den yeni insan sureti.
Zaman : Alışkanlıklar kuyusu.
Fotoğraf : İnsanları orada yırtılacak kâğıt görenlere uzatılan kimlik.
Geri fon : Dağların barındırdığı korku ve koparılmış asma köprüler.
Müzik : Köpek havlamaları ve panzer gürültüleri.
sana ulaşmak için daha ne yapmak lazım bilemedim…varsa başka yolu ona da girelim:)sevgiler
Yorum yapan cigdem — 11 Mayıs 2007 @ 15:37
umarım hoşgelmişsindir fadıl abe,umarım hoş dönmüşsündür.özledik….sevgilerle
Yorum yapan soner — 12 Mayıs 2007 @ 00:50
hep göç yollarımın ardında kalan şehir :izmir
aşkın dağıtmadığı şehir…şimdiye kadar
gözyaşının aşk diye aktığı anlarda bu kadar güzel dost olunur mu fadıl?
en büyük şahidi olunur mu aşka?ancak sen olurdun…..
bu dostluk bu kadar güzel bu kadar naif nasıl gösterilir?
sen benim izmirimin en büyük aşk şahidisin….
ve o kadar büyük ki gönlün…hayat biter…
unutulur her şey …
bu unutulmaz…
gönlümün en yaralı yerine nasıl yazdıysam izmir’i ,
en sağlam yerine yazıldı adın…
yaşlarımla ıslanan omuzun en kadim dosttıu artık bana…
sen izmirden adın büyük dostluklara yazılarak döndün….
ömrüm yettiğince unutmayacağım…
yüreğinin büyüklüğünce yaşa e mi?
Yorum yapan cigdem — 13 Mayıs 2007 @ 07:34