"Çocukken gitmediğim yerler dağların gerisindeydi.
Şimdi çocuğum benden de batıda, ülkenin gerisinde.
Uzun zamandır kalbime ‘çocuğum’ demek için,
bu ülkeden çıkıp çıkıp geri dönüyorum kendime."
Ben en çok pazar günlerini sevdim
İlk yağmur tanesinin yeryüzüne düştüğü zamandan önce vardı bizim oralar. Ben yedi yaşına gelip okula yazdırılıncaya kadar, yedi sefer kar düşmüş, yedi sefer kar kalkmıştı yeryüzünden. Benim için, hafta, yedi ayrı günün bir araya gelerek oluşturduğu, babaları cumartesi, anneleri pazar olan bir aileydi. Ay sülale, yıl aşiret, asır aklımın ermediği bir şeydi o zamanlar. Ben en çok pazar günlerini sevdim.
*
İsnis’teki evimizde bir serçe kadar hürdüm
Babası gibi toprakla uğraşarak yaşlanmamak ve çocuklarına bir gelecek hazırlamak için, devlet kapısında iş bulmaya Elazığ’a gitti babam.. O günü dün gibi hatırlarım. Kurşun kalemini bıçakla ortandan ikiye ayırarak, yarısını bana, yarısını kardeşime vermişti. O yarım kalemle yazmaya başladım. Sanırım dört yaşındaydım o zamanlar. O zamanlar, İsnis’teki evimizde bir serçe kadar hürdüm.
*
Daha kamyonlarla tanışmamıştım
Yalvar yakar çerçiden üç yumurta karşılığında, kırmızı bir tükenmez kalem aldırmıştım anneme. Büyük dayım, askerde olan küçük dayıma mektup yazmak için, benden o kalemi istemişti. Dayım kalemimi geri verdiğinde yarıya indiğini görmüş, kıyameti koparmıştım. Okula başlamadan, yarısını kardeşimin beraber götürdüğü yarım kurşun bir kalemim, okula başladıktan sonra kırmızı tükenmez bir kalemim olmuştu. Daha kamyonlarla tanışmamıştım.
*
Kamyonlar dağların gerisindeydi
Cumhuriyetle birlikte açılan ilkokullardan birinde başladım okula. Okumanın mecbur tutulduğu zamanlarda nenem halama ‘öğretmen sana ne sorursa sorsun, sen tavandaki ağaçları say’ demiş. Halam, nenemin dediğini aynen yaparak, öğretmenin her soru sorusunda tavandaki ağaçları kendi dilinden saymış. Yek, dudu, sêsê… Halamın kovulduğu okulda ilkokula başlamıştım. Kamyonlar dağların gerisindeydi.
*
Derdim bu da değildi
Karda kışta, yağmurda çamurda bir saat yürüyerek Canik Köyü’ne gidip Türkçe öğrenmek o kadar önemli değildi. Ana dilim süt kokan bir dildi zaten. Türkçeyle birlikte her şeyin ikinci bir adı olmaya başlamıştı. Evar, akşam olmuştu, havin yaz, zıvıstan kış, bapir dede, bıra kardeş olmuştu birden. İki dil arasında çelik çomak oynuyordum sanki. Atan ben, tutan bendim yine. Derdim bu da değildi.
*
Kamyonlarla o gün tanıştım
Okulun bulunduğu Köyde, önce köpekler bizi karşılıyorlardı. Annelerimizin bezden diktiği ve boynumuza astıkları çantamızdaki ekmeğimizi, ancak köpeklerle paylaşarak okula gidebiliyorduk. Öğleyin yemeğimizi yerken, gözümüz ekmekte kalsa bile, eve dönüş için köpeklerin hakkını ayırmak zorundaydık. Yoksa köpekler bize yol vermezdi. Zaten köpekler de dönüşümüzü bekliyorlardı. O köyün köpeklerini biz çocuklar besliyorduk. Sonraki yıllarda ailece Elazığ’a yerleşmek için yola çıktığımızda kamyonlarla tanıştım.
Palu’da gördüğü trenin lambalarını okşayarak ‘çavixa ji çıqas gıre’(*) diyen nenem gibi yapmasam da, hayretler içinde kalmıştım. Bir eşekten daha fazla yük taşıyordu kamyonlar. Bizde eşeği sürene bir şey denmezken, kamyonu sürene şoför diyorlardı. Şoför, ön tarafına demir bir kol sokup hızla çevirerek, kamyona can veriyordu. Hırlayan köpekler gibi sesler çıkararak çalışıyorlardı. Cepte taşınamayacak kadar büyük kontak anahtarları olan
kamyonla tanışmıştım o gün..
*
Tanıdığım tek gözlü bir Türktü
Kamyonla tanıştıktan iki saat sonra, Elazığ şehri ile de tanıştım. Bir gün içinde çok şey değişmişti hayatımda. İçimde merak ve korku durmadan yer değiştiriyordu. Ama her şey kamyonla başlamıştı. Şoförümüzün adı, Kör Hüseyin’di. Trafik kontrollerinde cebinden bir göz çıkarıp taktığını söylüyorlardı, ama hiç şoför mahallinde yolculuk yapmadığım için, görmedim. Ancak devlet memurları ve hatırlı şahıslar şoför mahalline yolculuk yaparlardı.
Sağ gözü olmayan Kör Hüseyin, Elazığlıydı.
Bizi sabah erken alıp Elazığ’a götürür, öğlenden sonra tekrar yolcu alıp köylere geri dönerdi Kör Hüseyin. Bu yolda her gece evinden uzaktaki evlerimize misafir kalırdı. Adı Ali olmayan babasını da tanıdım. Hasan diye bir kardeşi de var mıydı, öğrenemedim. Dualarımızda adı sıkça geçen Hüseyin, ilk kez tanıdığım tek gözlü bir Trüktü.
*
Geri dönüyorum kendime
Şehre gitmeden bir gece önce hazırlık yapılırdı. Sabah daha güneş doğmadan yağ, kavurma, çökelek, bulgur, un, kurutulmuş sebze ve meyveler eşeklere yükleyerek yola çıkardık. Kör karanlıkta yola çıkıp Kör Hüseyin’in kamyonuna yetişmeye çalışanlardık. Uyku gözlerimizde akardı.Üç saatlik inişli çıkışlı yollardan sonra, şosenin kenarına vardığımızda anca sabah oluyordu. Hayvatlı Köyü’nde geceleyen şoförümüz, belki de bizimle aynı saate uyanıp Muhundu’ya gidiyor, yolda yolcuları ve yüklerini alarak tekrar Hayvatlı’ya geri geliyordu. Bizi de yükleyerek kamyonuna, Seyitli Köprüsü, Kovancılar, Gülüşkör Köprüsü ve ova’yı bir baştan diğer başa geçerek, Elazığ’ın Şıra meydanına bizi kavun döker gibi döküp saat ikiye kadar ortadan kaybolurdu. Evli ve çocuk sahibiydi Kör Hüseyin.
Kamyonlar durmadan bizi batıya taşırken, ben boyna terk ettiğimiz yerleri düşünürdüm. Çocukken gitmediğim yerler dağların gerisindeydi. Şimdi çocuğum benden de batıda, ülkenin gerisinde. Uzun zamandır kalbime ‘çocuğum’ demek için, bu ülkeden çıkıp çıkıp geri dönüyorum kendime.
*
Şimdi kederimi kamyonlar bile taşıyamaz
Bizimle gelen köpekler kamyonla yarışırdı. Gitmek çocukça bir şeydi. Zahire çuvalların üstünde saçlarımızı rüzgar yalardı. El sallardık köylere, kasabalara. Hamile kadınlar, benzin kokusuna dayanamayan yaşlılar, yatağıyla beraber bindirilmiş hastalar ve onların yanı başında kederlerine oturmuş oğullarla yol alıyorduk. Bizimkisi bir şehirden diğerine yolculuk değildi.
Bir gün köye dönerken, babamın anneme yazdığı mektubu yolda kaybetmiştim. Ne annem ne de babam bana tek laf söylememişlerdi. Ama ben babasının annesine yazdığı mektubu yerine ulaştırmayan bir çocuk olarak çok üzülmüştüm. Her geri dönüğümde bir şey kaybettim. Hangi ulustan ve hangi dinden olurlarsa olsunlar, ölmüş, öldürülmüş kardeşlerimi kim geri getirebilir ki?.. Acının dili küllenmez. Şimdi kederimi kamyonlar bile taşıyamaz.
————— (*) Gözleri de ne kadar büyükmüş.
O hangi nedendir ki, hayatı alıp,
yerine ölümü vermeyi haklı kılar?
Kör, sağır ve dilsiz olup
bu ölümleri hiç anlamayacağım!..
***
Cezaevinden çıkmakla birden aile reisi olmuştum. İstanbul gibi yerde çocuk okutacak, ev kirası, elektrik, su parası ödeyecektim. Kuyruğu hep dik tutan biri olarak kimseye el-avuç da açamazdım. Biraz da olsa resim yapma yeteneğine sahip olduğum için tabelacılık yapmaya karar vermiştim. Ama tabelacılığın t’sinden bile haberim yoktu. Bir ışıklı reklamı çalmaya niyetlenip sökerek öğrenmeye varan meşakkatli bir süreçlerden sonra işi öğrendim.
Elif, Veli, Ahmet, Mustafa, Erdal, Toyla, Pinki, Cemal, Ali Haydar ve diğerleri bu süreçten sonra kavga ve sevinçlerimin içine girip çıktılar.
Sözünde durmadı
Elif, cezaevi arkadaşım Velin’in, çıkınca evlendiği eşiydi. Veli, çıkınca camcılık işini yapmaya başlamıştı. Şablonla yazı yazmak için bir kompresör almıştık. Çalıştığında öyle bir gürültü yapıyordu ki, biz eski solcuları bile kokutuyordu. Baktık olmuyor, Elif’i koyduk kompresörün başına ‘ona kadar say ve kapat’ dedik. Elif, epey bir zaman bunu kendine iş yaptı. Zamanla işi öğrenmiş ve kompresörün söküp takmadığımız yeri kalmamıştı.
Elif, kompresöre örtmek için dantel yapacaktı, sözünde durmadı.
Şarkılar söylerdik Ahmet’le
Erdal Baykara, her sözcüğün arkasına bir ‘var ya’ ekleyerek konuşan bir hemşerimdi. İyi adamdı Erdal ama, içinde rakıyla beslenen bir canavar vardı. Rakı içince Erdal gider, yerine canavar gelirdi. Sonrası her ömre zarar. Erdal bir gün bana gelip Fadıl var ya. Bir kaynım var ya. Sana baksın aynısını çizer var ya. Gelip yanında çalışsın mı’ dedi. Ahmet’le böyle tanıştım. Gitar çalan, güzel sanatlara girmeye çalışan, resim yapan ama, tabelacılıktan anlamayan biriydi Ahmet. Erdal’ın rakıyla beslenen canavarı yüzünde Ahmet evimizde kalmaya başladı. Zamanla da aileden biri olup gitti Ahmet. Güzel sanatların alet yapım bölümüne girdi ve bir yıl boyunca bir kemençeyle dolaştı. Bazen ikimiz dükkanı kapatır, biraları açar, şarkılar söylerdik Ahmet’le.
Üç kişiden beş kişiye çıkmıştık
Bir arkadaşım bana Ukraynalı biri var, iyi resim yapıyor. Yollayayım bir görüş’ dedi. Tolya’yla da o gün tanıştım. Benden yaşlı, sessiz bir adamdı. Memleketinde pedagogluk yapıyormuş. Benim gibi o da tabelacılığı öğrenir diye, onu da aldım işe ama, onun da kalacak evi yoktu. Tolya’yı da aldık evimize. Sonuçta, yatılı öğretmen okulu, şantiyeler, örgüt evleri ve otuz-kırk kişilik cezaevi koğuşları derken kalabalık yaşamaya alışmıştım. Alışık olmayan kızım ve annesi de gidişata ayak uydurdular. Evde ben, kızım, kızımın annesi, Ahmet ve Toyla derken evde üç kişiden beş kişiye çıkmıştık.
Derdi kendisini yaksın
Mustafa siyasetten arkadaşımdı. O kartal’da bir şeyler yapmaya çalışıyordu, ben Avcılar’da. Beraber iş yapmak için ortak olduk. Mustafa da Kartal’dan Avcılar’a gelip gitmeye başladı. Elin Rus’u evimizde kalır da, Mustafa kalmaz mı? Sürekli olmasa da evde altı kişi olmuştuk. Mustafa, bir dönem Pekinci olan, son yıllar Moskova’da özel teşebbüsçü olarak hayatını sürdüren Haydar kadar girişimci değildi. Ama, başarısız iş girişimleri onun çalışma şevkini asla kıramadı. Mustafa’nın hakkını yememek lazım. Haydar mı? Ben, denemediği iş kalmadı diyeyim, siz de anlayın. Neyse ki, uzun bir zamandır Rusya’daki işini sürdürüyor. Enerjisi daim olsun! Onu tanıyanlar ne derlerse desinler, Haydar, hiç bir zaman yan gelip yatan solculardan biri olmadı. Bir gün bekârlık canına tak edince, ikinci evliliğini de yaptı. İkinci sefer koca, ikinci sefer baba da oldu Haydar. Derdi kendisini yaksın.
Ölüm insanın içinde saklıydı
Erdal, Mustafa’nın küçük kardeşiydi. Her kes yaz geldiğinde sahillere tatile giderken, Erdal üç ay yazını, dağda gerilla olan, abisi Hasan’ın yanında geçirirdi. Her son bahar hiç bir şey olmamış gibi dağdan iner, gelir hayatımıza karışırdı. Bir süre sonra, Hasan’ı İstanbul’da yakaladılar. Erdal, bu sefer cezaevini yol yaptı kendisine. Hasan’ın örgütü bir ayrışma süreci yaşıyordu. Bir zamanlar, bir birleri için ölüme gidenler, bir birini öldürmek için nedenler yaratıp Hasan’ı cezaevinde öldürdüler. Bu ne dünyada ilk, ne de Türkiye’de sondu. O hangi nedendir ki, hayatı alıp, yerine ölümü vermeyi haklı kılar? Kör, sağır ve dilsiz olup bu ölümleri hiç anlamayacağım!.. İnsan kendinden çıkıp gidemediği zaman ne yaparsa, Erdal da öyle yaptı. Aldı başını çıkıp gitti bu ülkeden. Ölüm insanın içinde saklıydı
Bizimkisi, çaresizlerin buluşmasıydı.
Ukrayna’ya izne giden Tolya, üç kadın ve üç valizle geri dönmüştü.
Tekstilci yeğenimin ‘dikiş makinesi kullanan varsa getir’ gazına gelmişti. Yanmıştık. Kızımın annesi, o dönem HADEP Avcılar İlçe Başkan’ıydı. Kayıplar, ‘faili meçhuller’ zamanıydı. İlçe binaları tam karşımızda olan MHP’lilerle sürtüşüp duruyorduk. Bunlar yetmiyormuş gibi, Tolya’nın sayesinde adımız ‘nataşa çalıştırıyor’a da çıkacaktı. Bir arkadaşımızın temizlik firmasında üç kadına bir aylık bir iş ayarlamış, bir ay sonra üç kadını gerisin geri Ukrayna’ya yollamıştım. Evde kalanların sayısı düşse de, çıksa da huzursuzluk bakiydi bizm evde. Bizimkisi, çaresizlerin buluşmasıydı.
Cemal beni dinlemişti
Cemal, yine adı Cemal olan bir akrabası tarafından bana önerilmişti. Askerden yeni dönmüş, eski bir tabelacıydı. Evli ve bir kız çocuğu olan, çamurdan heykeller yapan, resimler çizen, benden de keskin, kendine zarar bir solcuydu Cemal. Bir gün beni Firuz Köy’de yapılan şenliklerine çağırmıştı. Sahneledikleri oyunda, Cemal’in oyunculuğuna hayran kalmış, ertesi gün, gidip oyunculuk yapmasını önermiştim. Cemal beni dinlemişti.
Şenol yeni bir hayat kazanmıştı
Şenol, HADEP’le birlikte hayatımıza girmişti. Eşi Pülümürlü bir PKK gerillasıydı. Elazığ merkezinde bir çatışmada eşi öldürülünce, elinde bir kaç fotoğraf ve anılarıyla baş başa kalmıştı. Depremde bir binanın bodrum katında, 24 saat göçük altında kaldıktan sonra, çıkarılan Şenol, yeni bir hayat kazanmıştı.
Balık baştan, insan ayaktan kokarmış
Akşam evde ne kavga çıkarsa çıksın, kimse üstüne alınmazdı. Birinin ayakları hep kokardı. Başkasının ayak kokusu yüzünden az fırça yememişimdir. Şimdi sorduğumda kimse üstlenmiyor, birbirlerinin üstüne atıyorlar. Bir akşam evde ayak kokusunun eksikliğini hissettiğimde sorduğumda ’sus abi! vernelle yıkadım’ cevabını almıştım birinden(!) Kumaş değildik ama, vernel akşam kavgalarımızı biraz olsun yumuşatmıştı. Balık baştan, insan ayaktan kokarmış.
Önce Tolya gitmek, sonra Pinki, sonra Fadıl
Biz bütün bunları yaşarken, kızım da büyüyordu ayak altında. Ona, cezaevinde muhabbet kuşu büyütüp yollamıştım. Tavşan almıştım vs. Hayvanlara ilgisi kısa sürdüğü için, onlara bakmak hep bana kalıyordu. Bütün bunlara rağmen bir kedim olsun’ diye tutturmuştu kızım. O tarihlerde Talat Türkoğlu faili meçhul’ bir biçimde ortadan kaybedilmişti. Eşi Asena, Talat’ı bulmak için her yolu deniyordu. Biz de ona destek olmaya çalışıyorduk. Asena, kızımın kedi tutkusunu bildiği için, adı Pinki olan kedilerini kızımıza hediye etmişti. Pinki’ye bakmak bir süre sonra benim üstümde kalmıştı. Artık, ciğerci kapanmadan işi bırakmak, eve gidip ciğerleri haşlayarak Pinki’ye vermek ve Pinki’nin pislediği yerleri temizlemek zorundaydım. Pinki, simsiyah renkte, asabi ve boyun bükmeyen bir kediydi. Bu nedenle, kedilere saygı duyuyor, köpekleri seviyorum. Az çekmedim Pinki’den. Kızımın annesiyle geçinemez duruma gelmiş, ayrılıp ayrılıp bir araya geliyorduk. Tolya’ya durumu anlatıp atölyede kalmasını önerdiğimde, Tolya’nın zoruna gitmiş olmalı ki, bana ‘önce Tolya gitmek, sonra Pinki, sonra Fadıl’ demişti. Sıralamayı tutturmasa da Tolya’nın dediği olmuştu.
Şimdi:
Elif ve Veli kız çocuğu büyütüyorlar. Ahmet, Almanya’da bildiğimiz sanatçı Ahmet Aslan oldu. Erdal, Roj TV’de Zazaca programlar yapan bir televizyoncu oldu. Tolya Ukrayna’ya, oradan da çalışmak için Kore’ye gitti. Mustafa, bir çok iş denemelerinden sonra tabelacılığa döndü. Ali Haydar, hâlâ Moskova’da çalışıyor ama, Pekin’e de gidebilir. Şenol, şimdi depremde kazandığı hayatını evlendiği yeni eşi ile yaşıyor. Cemal, dört yıl tiyatro okuyup oyunlar yazan, sahneleyen iyi bir oyuncu; Kızım ve annesi, İsviçre’de mülteci; Pinki sokak kedisi oldu.
78′liler- tükenmez dergisi için, Haddi Ünlü’nün babası, Hasan Ünlü’yle yapılan röportaj
Bu sefer Ege’den bir aile ile röportaj yapalım diyoruz. İzmir’deyim. Sanki yer yarılmış da içine girmişler, bir türlü bir 12Eylül mağduru Baba veya anne bulunamıyor. Cezaevi arkadaşım Mehmet Erdal’ı arıyorum. Hamdi’yi buluyor bana. O da ‘babama sormam lazım, kabul ederse’ diyor. Konak Meydanı’nda saat kulesinin dibine dikiliyorum ve gelip alıyorlar beni. Hamdi’nin kırtasiye dükkanında babası Hasan Ünlü ile buluşuyoruz. Röportaj yapabileceğimiz sakin bir yer arıyor, Hamdi. Caddenin karşı tarafındaki matbaanın bürosunda oturuyoruz, ama fonda giyotinin hart-hurt sesi eksik olmuyor. Konuşuyoruz.
6-Edebiyat sınıfı boykotu başlar
Hasan Ünlü, oğlunun deyimi ile eski bir TİP’li (Türkiye İşçi Partisi), eski bir TÖS’lü (Türkiye Öğretmenler Sendikası). Görme Öğretmen Okulu, Eğitim Enstitüsü derken Acıpayam’da Orta Okulu’nda Sosyal Bilgiler hocası olarak mesleğe atılıyor. 63’ten 69’a kadar Acıpayam’da görev yapar. 69’da ‘benim en ufak katkım olmadı. Belki de orada olsaydım önlerdim’ dediği Türkiye’nin ilk lise boykotu onun okulunda patlak verir. Okul müdürü okulun bodrumunda bir derslik açmıştır. Derslik rutubetli ve havasızdır. Hasan Hoca, 6 Fenlileri bodrumda ders yapmaları için ikna eder, ama altı ay sonra olay anında orada değildir ve olan olur. Öğrenciler, okul müdürüne bordum yerine üst kattaki sinema salonunda sobasız ders yapmayı kabul ettiremezler 6-Edebiyat sınıfı boykotu başlar.
Sürgüne değmiştir
Okul müdürü, Denizli Maarif Müdürü ve zamanın Adalet Partisi Acıpayam İlçe Teşkilatı Başkanı ‘yılanın başı küçükken ezilmeli’ mantığıyla öğrencilerin kellelerini istemektedirler. Hasan Hoca Okul Disiplin Kurulu Başkanıdır. Bir ifade yazar ve boykotçu örencileri çağırır ‘size disiplin kurulunda soru soracak olan benim, cevap verecek olanlarsa sizlersiniz. Bu ifadeyi ezberleyin ve yarın gelin’ diye öğrencilerini tembih eder. Amacı okulun imkansızlıklarından kaynaklanan bir sorunun çocukların hayatına mal olmamasını önlemektir. Soruşturma iki gün sürer. İhtar ve tektir cezalarıyla olay geçiştirilmeye çalışırlar. Ne yazık ki karara yukarıdakiler itiraz ederek, en azından 5-6 kişinin okuma hakkının ellerinden alınmasını isterler. Olaylar çözüleceğine gittikçe büyür. Hasan Hocaya ‘hocam sen aradan çekil’ telkinleri gelince Hoca’nın tepesi atar ve ‘bu boykotta en ufak bir katkım yok, ama bu saatten sonra, bu boykotu yaptıran benim. Beni çiğneyip geçmediğiniz sürece ne öğretmenlerimi, ne de öğrencilerimi size ezdiririm’ der. Sonuçta kendisi ve altı öğrencisi Manisa’nın Saruhanlı ilçesine sürgün edilirler. Öğrencilerin okuma hakları ellerinden alınmadığı için sürgüne değmiştir.
Hasan Hoca, 51’de mezun olur olmaz yirmi bir yaşında Malazgirt’li bir Kürt kızı ile evlenir. Bu evlilikte iki erkek, ortancası kız olan üç çocuk sahibi olur. Hamdi, Hasan Hoca’nın en küçük çocuğudur, Denizli’de ortaokulu bitirince onu Ankara Turizm Lisesi’ne kaydeder. Yurtta kalan Hamdi’yi MHP’li öğrenciler boğmaya kalkarlar. O dönemde, sağcılar ellerindeki yurtların bodrum katlarında devrimci öğrencilere baskı ve işkence yaparak yurtları ele geçirmeye çalışıyorlardı. Hamdi o tehdit ve baskı koşullarında okulu bitirir ve Denizli’ye döner.
Yine payına düşen sürgün olur
Manisa Saruhanlı’ya sürgün edilen Hasan Hoca, bu sefer kendisi TÖS’ün boykotuna katılır. Yine sivrilip öne çıkmıştır. Amirleri ona ‘sen buradan git, istersen vali yapalım seni’ derler. Bunun üzerine Denizli’ye tayinini iter. Vali olmaz, ama Pamukkale Orta Okulu’nda mesleğine devam eder. Kendi deyimiyle ‘okul müdürü sağcı, Öğretmenler Allahçı’ dır, mücadele devam eder. Bu nedenle bir yıl içinde bakanlıktan sekiz-dokuz sefer teftiş yer. Sonunda bir arkadaşı ona ‘cevaplarını biraz yumuşat da bu işi bitirelim’ der. Hasan Hoca ‘ben yazmam sen yazarsan ben imza atarım’ der ve öyle yaparlar, ama yine payına düşen sürgün olur.
Artık yirmi dört saat takip baskı ve tecrit kaçınılmazdır
Hasan Hoca, Denizli’den başka bir ortaokula, oradan da Cumhuriyet Orta Okulu’na sürülür. Okulun Lise bölümü yine onun zamanında açılır. Acıpayam’da olan boykottan dolayı hakkında dava açılmıştır. Dava Saruhanlı ve Denizli derken onu takip eder. Bu yüzden yargıçlarla samimi olmuştur. Tanıdığı bir hukuk hakimi ona takılarak ‘sen dürüst biri olsaydın arkanda polis dolaşmazdı’ diye takılır. O da ‘onlar benim özel korumalarım, sizin de var mı’ diye takılır. Polisler onu iki saat gözden kaybettiklerinde evinin kapısın çalıp sorarlarmış. Hasan Hoca TİP’lidir, TÖS’lüdür, boykotçudur. Bunlar yetmezmiş gibi oğlu Hamdi Liseyi bitirmiş, Ankara’dan Denizli’ye dönmüş, Devrimci Yol’u örgütleyenlerden biri olmuştur. Devlete göre Hasan Hoca hem ‘suçlu’ hem de ‘suçlu babası’dır artık. Oğlu Hamdi’nin adı Denizli’de bir olaya karışır. Hamdi aranmaya başlanınca İzmir’e geçer. Artık yirmi dört saat takip, baskı ve tecrit kaçınılmazdır.
Biz şimdi ödediğimiz vergilerle onu paşa paşa besliyoruz
12 Eylül sürecini soruyorum “biz konuşurken Nazımı’ın şiirinde dediği gibi ‘o duvarlarınız bize vız gelir vız’ derdik. Tabi sonra hiç de vız gelmedi, tırıs gitmedi. Yapacak bir şey yoktu, devlet zoruyla 12 Eylül’ü bize kabul ettirdiler. Dünyada ağzıyla sıçan ve götüyle konuşan tek adamdır Evren’dir, o da dünyada bize nasip olmuştur. Menderes’ten, Bayar’dan daha fazla zararı dokunmuştur bu ülkeye. Kasketi taktı kafasına, çizmeyi giydi ayağına, bastonu aldı eline Atatürk gitti, Evren geldi o’nun yerine. İmam Hatip Okullarını başımıza bela eden yine 12 Eylülcüler değil mi? Gücüm olsa bir dakika bile bekletmeden sürer atardım cuntacıları. Elin Yunanı cuntacısını yargıladı ve attı içeriye. Biz karamızı hep içimize attık. Yunanın milli geliri 16500 dolar çıvarındayken, bizimkisi 2500 dolar. Bu noktada ‘gavur’ olmak güzel. Çocuklarımız için ‘idam etmeyelim de besleyeli mi’ dedi, ama biz şimdi ödediğimiz vergilerle onu paşa paşa besliyoruz” diyerek cevaplıyor beni.
Çanakkale Ölülere ağıt yakılan kenttir zaten
Hasan Hoca, Oğlu Hamdi’nin yakalandığını duyar ve gazetelerde de resmini görür ve Denizli’den bir tanıdığının taksisine atlar, ver elini İzmir. Narlıdere’den Alsancak’a kadar İzmir’i altını üstüne getirir, sonunda Narlıdere’de olduğunu öğrenir, ama görüşemez. Ancak iki ay sonra Şirinyer Askeri Cezaevi’ne getirildiğinde oğlunu görebilir. Yargılama cuntadan beklediği gibi olur, Hamdi idamla yargılanır. Yakalamak, iki ay boyunca işkence etmek, içeriye atmak, tek tip elbise uygulamasına gitmek, görüş ve mektup cezaları vermek cuntaya yetmemektedir. Tutukluların ille de yaptıklarından ‘pişman’ da olmaları gerekmektedir. Hasan Hoca’ya oğlunu ikna etmesi için telkinde bulunurlar. Aldırmaz, güler geçer bunların hepsiyle. Sonuçta Hasan Hocanın oğlu müebbet cezaya çarpılır. Cezası Yargıtay’ca da onaylanır ve Çanakkale E-Tipi Cezaevi’ne sevk edilir. Çanakkale Ölülere ağıt yakılan kenttir zaten.
Hayat karşısındaki duruşunu asla bırakmaz.
“Ne içindi bilmiyorum. Cezaevinde bir ayaklanma olmuştu ve çocuklar hakkında Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılmıştı. Yargılama sürerken mahkeme öğlen arası verdi. Hakimden rica ettik ve o bir buçuk saati beraber geçirmemize izin verdiler. Mahkeme salonu bayram yerine döndü. Hamdi oradan Gaziantep E-Tipi cezaevine sürüldüğünde bu sefer de oraya yolculuklar başladı. Normal görüşe gittiğimiz bir gün bize ‘bugün açık görüş yaptıracağız’ dediler. Aldılar bizi içeriye, yere kimler, yataklar atmışlar. O günü çocuklarımızla sarmaş dolaş geçirdik. Akşamında da bazı tutuklu yakınlarıyla bir gazinoya gittik ve içtik. Müzisyenden ‘kadere bak’ şarkısı istedik, ama adamlar çalmıyor. Yürüdük sahneye ve şarkıyı söylettik. Velhasıl bu günlerimi hiç unutmuyorum” diyen Hasan Hoca, oğlunun şartlı tahliye ile salındığında yaşadığı sevinç buruktur. buruktur. Yasadan sadece bir kesim (Türk Solu) faydalanmıştır, diğer kesim (Kürt Solu) hala içeridedir. Bu burukluğu halen devam etmektedir Hasan Hoca’nın.
Duruşunu asla bırakmaz
Hamdi, cezaevinden çıktıktan sonra babasına ‘sigarayı bırakalım mı’ der ve Hasan Hoca o günden sonra sigarayı bırakır, ama 77’de emekli olmuş biri olsa da hayat karşısındaki duruşunu asla bırakmaz.
Not: her öyküden sadece bir bölüm burada yayınlanacak
"…
Oğlu onun öz kardeşiydi
Kamyon lastiklerini yakıp etrafında oynadıkları akşamları bindirdi trene. Bakkaldan satın aldığı leblebi tozunu, raylara koyup trenlerin üstünden geçerek yassılaştırdığı çivileri, parasız çocukluğunu, Samson ve Dalila filmini de aldı yanına. Mezarlık kenarındaki telleri çalarak telden yaptığı arabaları, havuzda yüzdüğü yaz günlerini, karnesindeki kırık notları, badem ağaçlarının pembe çiçeklerini ve siyası olarak arandığı ilk günleri orada bırakamazdı. Her kış üşümüştü. Kışlarını, iliklerine işleyen rüzgârları bozkıra bıraktı. O güzel kızlar çoktan evlenip çocuğa karışmış ve kocalarına yemek yapan ev kadını olmuşlardı. Onlara dokunmadı bile. Bu kente her geldiğinde çocuklaşıyordu. Çocukluğunu da bindirip trene, iki aylık oğluna doğru yola çıktı. Oğlu onun öz kardeşiydi.
Fırtına’nın annesi Her gece saat iki buçuk ila üç arası istisnasız telefon çalındı.
Antalya’dayım. İstedikleri noktada buluşup Ahmet Kaya’nın evine gidiyoruz. Ali Çetin ve eşi Gülüşen beni yoldan alıyorlar. Şoför mahallinde, 12 Eylül’ün yutamadığı, ama Akdeniz’in yutmaya çalıştığı, boğulmaktan kurtulmuş, Leman Teyze var. Evde, Ahmet ve Menekşe Kaya, oğulları Baran ve Doruk’la, misafirleri Petek’le tanışıyoruz. Ahmet ve Ali, Kurtuluş’un İstanbul davasında yatıp çıkan iki eski arkadaş.
Rivayet edilir ki, Mardin-Mazı Dağı’ndan göç alınca, adı Mazı Dağı olmuş, Antalya’nın tepesindeki dağ. Rüzgar alan bir yer olduğu için, yapılaşma başlamış. Şimdi, oraya Masa Dağı diyorlarmış. Ahmet Kaya’nın o dağdaki evinde bir araya geliyoruz.
Tesadüf işte, Mardinlilerin yerleşime açtıkları(!), rüzgar alan dağda, Mardin’de evlenmiş, Fırtına’nın annesi Leman Teyze ile söyleşi yapıyoruz. Bütün çocukları adına ‘geçmiş olsun’ diyorum.
*** Sevgiyle beslediler çocuklarını
Onlar, aynı annenin ve aynı babanın çocukları değillerdi, ama çocuklarına anne ve babaydılar. Hepsi aynı yerde doğmamış, aynı şehirde yaşamamışlardı. Yurdun, o şehrin dört bir yanından otobüslere, trenlere, dolmuş ve taksilere gelip ceza evi kapılarında buluştular. Dilleri, kültürleri farklı da olsa kaygı ve acıları birdi onların. Anneydiler, babaydılar, eş, çocuk ve sevgiliydiler kapıların gerisindeki tutuklulara. Onları ortak acıları o kapıların önlerinde bir araya getirdi. Birbirlerine anne, baba, dost, arkadaş, kardeş, kız, gelin ve torun oldular. Bedenleri dışarıda, kalpleri, rüyaları, hayal ve umutları içeride onlar onlardı. Özlemle beslenip sevgiyle beslediler çocuklarını.
Anısı önünde saygıyla eğildik
12 Eylül gecesi, cebren ve hileyle vatanın bütün mahalle ve sokakları, yolları, hastane ve okulları kendi ordusuyla işgal edilmiş, bütün legal ve illegal örgütlenmeleri dağıtılmış, Meclisi kapatılmış, radyoları ve televizyonlarına elkonulmuştu. Halkımız fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüştü. Susmayan bir onlardı. Zaman içinde kocaman bir muhalefet olup içeridekilere ve dışarıdakilere umut ve ilham oldular. Bazıları Leman Teyze oldular, bulup konuştuk, bazıları Didar Abla oldular, anısı önünde saygıyla eğildik.
Isparta, Mardin, Kızıltepe…
Ispartalı memur bir babanın kızıdır, Leman Fırtına. İlk okulu Isparta’da, ortaokulu Isparta ve Mardin’de tamamlar. İkinci Cihan Harbi’nin son zamanlarıdır. Üst teğmen olan eşiyle Kızıltepe’de tanışır ve orada evlenirler. Ordu mensuplarının durumu halka oranla nispeten iyiyi olsa bile, ülke yokluk içindedir. Ekmek gibi temel ihtiyaç maddeleri karne ile verilmektedir. Beş yıl kaldıkları Kızıltepe’de yedi aylıkken ölen bir kızları olur, Fırtına ailesinin.
‘Altmış İhtilali’ olur
Sonra, eşinin tayini Sivas’a çıkar ve giderler. Bir oğullarını da burada toprağa verirler. Üç oğulları daha olur Sivas’ta. Doğan, Fırtınaların Sivas doğumlu ikinci oğullarıdır. Sivas’tan Rus hududundaki Çıldır’a tayin olurlar. Soy adlarının Fırtına olması bir şeyi değiştirmez. Çocuklar fırtınadan uçup gitmesinler diye, uzun bir ipe tespih taneleri gibi dizilip tutunarak okula gelirlermiş. Kar yedi ay kalkmaz, dünyanın öbür ucu olurmuş, Çıldır. Leman Teyze, bir asker eşi olarak kar altındaki o uzak yerdeyken ‘Altmış İhtilali’ olur.
İstanbul’a ayak basarlar
Baba Fırtına, Çıldır’dan Sinop-Ayancık Askerlik Şube Başkan’lığına tayin olur. Leman Teyze “Ayancık, önü deniz, arkası orman, tozu toprağı olmayan şirin bir kasabaydı. Bu kadar mahrumiyetten sonra üç- dört yıl burada kalalım” diye niyetlenir, ama bir yıl sonra ikinci kez Sivas’a tayin edilirler. Sivas’a ikinci kez tayin olmalarına itiraz edince, şanslarına bu sefer Bergama çıkar. Burada bir kız çocukları olur ve Alayla birlikte Türkiye’nin batısına, Lüleburgaz’a giderler. Dört yıl kaldıkları Lüleburgaz’dan sonra ilk kez İstanbul’a yak basalar.
Kendini ordudan emekli eder
Leman Teyze’nin eşi, Harp Akademileri İstihbarat Şube Müdürlüğü’nü ancak altı ay yapacaktır. Bu sefer, Kastamonu’nun Boyabat’ına, yani Nevzat Çelik’in memleketine tayin olurlar. Bergama’da doğan kızlarını, bir beyin ameliyatı sırasında burada kaybederle. Fırtına ailesi, üç çocuk vermiştir toprağa. Boyabat’ta üç yıl kaldıktan sora İstanbul’a, geri dönerler. Eşi, Kolordu Komutanlığı Lojistik Şube Müdürlüğü’ne atanmıştır, Leman Teyze’nin. Bu sırada, 12 Mart Darbesi olur ve eşine sıkıyönetim mahkemelerinde, mahkeme başkanlığı yapması önerilir. “ben başkalarının çocuklar hakkında verdikleri kararlara kalem kırma” diyen baba Fırtına, emekliliği dolmadan, 71’de kendini ordudan emekli eder.
Artık bir 12 Mart anasıdır
1950 doğumlu olan Doğan, 12 Mart’ta Ankara Siyasal öğrencisidir. Kürsüye çıkarak “faşist generaller arkadaşlarımızı Kızıldere’de katlettiler. Bu yüzden derslere girmiyor, boykot ediyoruz” çağrısında bulunduğu için, hemen göz altına alınır. Leman Teyze, oğlunun ardında artık bir 12 Mart anasıdır.
Boş bir koridorda ölüm sessizliği
Savcı Baki Tuğ’dur ve Doğan Fırtına’yı hemen tutuklar. Mide kanaması geçiren Askeri Cezaevi doktoru olan Metin Benli, bilerek aspirin verdiği için Doğan komaya giren ve Gülhane Askeri Tıp Fakültesine kaldırırlar. Bir küçük hastane odası, bir ranzada hareketsiz yatan, komada bir hasta, bir kapı ve kapıda iki asker, iki askerde iki silah, iki silahta mermiler ve iki süngü…Boş bir koridorda ölüm sessizliği… Doğan’ın muhtaç olduğu kudret annesinin bakımında mevcuttur.
Komutanlar kıllarını bile kıpırdatmazlar
Askerlerden biri insafa gelir ve “oğlunuz mide kanaması geçirmiş, Gülhane’de komadadır.” diye telgraf çeker Fırtına Ailesine. Büyük oğul gider ve yapacak bir şeyi olmadığını görür ve dönüp ertesi gün annesini yollar. Leman Teyze, oğluna bakmak ve kurtarmak için yanında kalmak ister. Doktorunda talebi bu doğrultudadır, ama Destek Kıtaları Komutanı “kalamazsın!” diye diretir. Her yere baş vurur, ama komutanlar kıllarını bile kıpırdatmazlar..
Polisler de aslanın ağzındaki dişlerdir
Adli müşavirden müsaade alınması söylenir ve oracıkta bir dilekçe karalar ve gider. Leman Teyze’yi, bir albay karşılar ve dilekçeyi daktiloyla yeniden yazdırır “sizin hakkınızdır. Taviz vermeyin ve mutlaka yazılı emir alın” der ve adli müşavirin odasını gösterir. “siz Fırtına’nın annesi misiniz” diye soran adli müşavir “siz gidin, ben bildiririm” dese de, Leman Teyze “benim yanımda telefon ediniz ve bana yazılı emr veriniz” diye ısrar eder. İstediği olur ve oğlunun yanında refakatçi olarak kalır. Bir buçuk aylık anne bakımıyla ancak oturur hale gelen Doğan, yargılanır ve cezanın asgarisi değil, azamisi verilir. 74’te Ecevit’in afi ile ceza evinden çıkan Doğan, okulunu bitirir. Ama, 12 Eylül öncesidir ve okumak aslanın ağzındadır. Polislerin her bir de aslanın ağzındaki dişlerdir.
Linç önlenir Boyabat’ta
Boyabat yıllarında, gericiler ayaklanır ve liseyi basarlar. Amaçları, devrimci olan lise müdürü ve eşini linç etmektir. Tam o sırada baba Fırtına da okuldadır. Okul müdürü ve eşini arka pencereden Kastamonu’ya kaçırıp Sinop’tan asker ister ve linçi önler. “Cesur bir savcı vardı, hepsini attı içeriye. Sinop Milli Eğitim Müdürü bana ‘siz çocuklarınızı devrimci olarak yetiştiriyorsunuz’ deyince, ben çocuklarımı devrimci olarak yetiştirmekle iftihar ediyorum, dedim” diyen Leman Teyze, bu hayasız akınlara siper eder kendisini.
12 Eylül sabahı…
12 Eylül sabah Hasan Mutlucan’ın davudi sesiyle uyanan Leman Teyze, 71’de kendisini askeriyeden emekliye ayrılan eşini uykudan uyandırır ve darbeyi haber verir. Bu, Leman Teyze’nin hayatında tanık olduğu üçüncü darbedir. Çocukları için telaşlanır, şaşırır, bocalar. Çünkü, sadece oğlunun annesi değil, bütün çocukların annesidir. Onun yemeğini yemeyen, çayını içmeyen, serdiği temiz çarşaflı yataklarında yatmayan ‘çocuk’ kalmamıştır. 12 Eylül öncesinde Doğan ve arkadaşları evde toplantı yaptıklarında, baba Fırtına balkona çıkar ‘çevre güvenliği’ alırmış. Fırtına’ların telaş ve kaygısı yurdunu alçaklara uğratmayan o çocuklar içindir.
Dört yıl, her gece telefonumuz çaldı
Doğan’ın Evi ayrıdır ve arada bir gelip gidermiş anne ve baba Fırtına’lara. 12 Eylül’le birlikte bir daha oğulları Doğan’ı göremezler. Leman teyze. “istisnasız her gece, saat iki buçuk ila üç arası telefonumuz çaldı ve ben uykudan uyandım. ‘oğlum, gündüzleri arayamadığı için, geceleri arıyor’ diyordum içimden. Dört yıl boyunca böyle sürdü. Telefonumuzun çalmadığını ben de biliyordum, ama telefonun sesini duyuyor ve uyanıyordum. Limanlarda, sokak ve meydanlarda Doğan’ın ‘aranıyor’ fotoğrafları asılıydı. ‘Doğan’ın fotoğrafını şuraya da asılmış’ diye haberler alıyorduk. Dört yıl boyunca oğlumu ne gördüm, ne sesini duydum, ne de bir haber alabildim” diyen, adı Leman, soy adı Fırtına olan bir anneydi.
Doğan’ın yakalandığını haber vermezler
Baba Fırtına gözlerinden rahatsızdır. Yeterince kan gitmediği için, defalarca retina yırtılması yaşar ve göremez olur. 84’te yine aynı sorundan dolayı baba Fırtına’yı Ankara’da Gülhane’ye yatırırlar. Anne Fırtına, bir gece rüya görür. Rüyada üstünde eski paltosu vardır. Gömleği yırtılmış, üstü başı perişandır Doğan’ın. Kocasını uyandırır ve ‘doğan yakalandı’ der, Anne Fırtına. ‘Hayra yor, tersini düşün’ der, Fırtına’nın babası.
Doğan Filistin’den dönmüş, İstanbul’dadır. Takip yiyen bir arkadaşını uyarmak için gittiği evde polisin kurduğu karakola düşer ve yakalanır. Çocukları, hastanede üzülmesinler diye, Doğan’ın yakalandığını haber vermezler Anne ve baba Fırtına’lara. Bir ay sonra, hastaneden evlerine döndüklerinde oğul Fırtına’nın yakalandığını öğrenirler, ama korkmazlar ve sönmezler…
Düşer Gayrettepe’nin yollarına
Doğan sahte kimlikle yakalanmıştır ve Doğan Fırtına olduğunu sorguda günlerce ret eder. Bunun üzerine polisler kaslarını çalıştırmaktan vazgeçip kafalarını çalıştırır ‘gidip anne ve babasını getirelim’ derler. Anne ve baba Ankara’da hastanede oldukları için, Doğan’la yüzleştirmeye evde buldukları, üniversiteyi bitirmek üzere olan küçük kardeş götürülür. Yüzleştirme sırasında ağabeyini tanıması mı, yoksa tanımaması mı gerektiğini bilmemektedir, üniversiteli Fırtına. “ağabeyimi yıllardır görmüyorum. Benzetemedim, olabilir de olmayabilir” der, ama polisler “ulan nasıl tanımıyorsun! İnsan abisini tanımaz mı? Bunu da atlın içeriye” diye kükrerler ve bunun üzerine, kardeşi de işkence görmesin diye adını kabul eder Doğan Fırtına. Hastane dönüşü bunları duyan Leman Teyze, düşer Gayrettepe’nin yollarına.
Bir başka hayata başlar
Haber alır, ama göremez. Dört yıl sonra, ilk kez Selimiye’de oğlunu gören Leman Teyze “Doğan benim Doğan’ımdı, ama çok zayıflamıştı. Selimiye’de yargıladılar çocukları. Açlık grevleri sırasında mahkemeye getirildiklerinde hallerine çok üzülüyordum. Bir keresinde, Doğan yüzündeki cop izlerini mahkeme heyetine göstererek, bizi mahkemeye getirdiklerinde çırılçıplak soyup çirkin arama yapıyorlar. Bunları tutanaklara geçirmenizi istiyorum’ dedi. Babası göremiyordu artık, ama bu olayı duyar duymaz ‘haydi hanım’ dedi ve evden çıktık. Başbakan’a, Genelkurmay Başkanı’na, her yere telgraflar çektik.” diyen Leman Teyze’yi, cezaevi kapılarında bir başka hayata beklemektedir.
Yine aynı yerde, banklarda buluşurduk
“Acı insanı birbirine bağlıyor. Haftanın üç günü otobüs tutup Ankara’ya gidiyorduk. O zaman, Günaydın adında bir otobüs firması vardı, bize indirim yapıyorlardı. İçimizde görüşe gelebilmek için alyansını satan yoksul anneler vardı. Faydası olurdu bu indirimlerin. İlk zamanlarda, doğudan, Diyarbakır’dan fazla gelen olmazdı. Ankara’da Güven Park’ta buluşur görev bölüşümü yapardık. Kimimiz Genelkurmay’a, kimimiz Kara Kuvvetleri’ne, kimimiz Meclise, kimimiz de partilere dağılıyorduk. Öğle olunca, ellerimizde simitlerle yine aynı yerde, banklarda buluşurduk”
Hep doğuya gidilerek de
batıya varmak mümkündür.
“İçeride işkence vardı, tek tip elbise uygulaması vardı, tutuklular yeterince beslenemiyorlardı. Tutukluların yaşam koşullarının düzeltilmesi için, Adalet Bakanlığı’na, Genel Kurmay’a, Meclise gider, bir yolunu bulur, taleplerimizi dile getiriyorduk.Bütün polisler artık biz tanıyorlardı. İsviçre’den bir heyet gelmişti. Cizre’yi, Batman’ı, Midyat ve Mardin’i gezmek, yaylalara çıkıp göçebelerin kıl çadırlarını görmek istediler” diyen Anne Fırtına, bu sefer insan hakları rehberi değil, turistik rehberdir. Her gittiği yerde onu tanıyan komiserler, polisler ‘buralarda ne işiniz var’ diyerek çatmadan çehrelerini sorarlarmış. Oya, devlet daha sonraki yıllarda, ora’larda da onlara çok ‘iş’ çıkaracaktır. Vedat Aydın öldürülür, yen içinde kalmaz kol. Yer gök inler Diyarbakır’da. O gün İnsan Hakları savunucusu yoldaşının cenaze törenindedir, anne Fırtına. Hep doğuya gidilerek de batıya varmak mümkündür.
Çatmazlar çehrelerini,
imanlarını boğdurmazlar.
Bir seferinde, Kara kuvvetleri’nden bir albay, çatıp çehresini, hiddetlenerek, diş macunu tüpleri içine bildiri koyarak, içeri sokulduğunu iddia eder. Adalet Bakanı Oltan Sungurlu durur mu yerinde. O da, ailelerin iç fanilaları eroinle ıslatıp kurutarak içeri yolladıklarını iddiasında bulunur. Gaflet ve delalet içindedir, Oltan. Oysa, o güne kadar içeri yiyecek, giyecek, okunacak kiyap yazacak kalem alınmamaktadır. Tutuklular cezaevi kantininde alış veriş yapmakta, giysilerini yamalayarak giymektedirler. “çocuklarımızın fikirlerine tahammülleri olmadığı için, bu tür yakıştırmalarda bulunuyorlardı” diyen Leman Teyze ve arkadaşları, bu haklı davada toplumun büyük bir kesiminin desteğini alarak yollarına devam ederler. Çatmazlar çehrelerini, imanlarını boğdurmazlar.
İlk açık görüş ve baba Fırtına…
“85’te, beş dakikalık olan ilk açık görüşümüzü kazandık, Kurban Bayramı’ 26 ağustostaydı, bayramın ikinci günüydü olan 27 ağustostaydı açık görüş, Görüş günü sabah kalktık. Eşim ‘haydi hanım bayramlaşalım’ diye şakalaştı bizimle. Gelininden kahve istedi. Kavesi geldi, içti on beş-yirmi dakika sonra, bir kalp krizi geçirdi. Kurtaramadık. Yanımda kardeşlerim var çocuklar var. Ben evvela anayım. Bak kaç senedir oğlumla yüz yüze görüşemedik, kucaklaşamadık. Ben evvela oğluma gideceğim, onu ziyaret edeceğim ve gelip cenazemi kaldıracağım, dedim. Gitmesem oğlum da beni merak edecek. Babasının hayatın kaybettiğini başkasından değil, benden duysun istedim”
Fırtına’ların arasına ölüm girmiştir artık
Çok perişandık. Görüş sabahı kardeşim ve küçük olumla görüşe gittik. Doğan ‘babamın gözleri rahatsız, geç gelirler’ diye düşünmüş. İsmi okununca, Doğan alelacele geldi ve ‘anneciğim, babamı getiremediğine göre kaybettik herhalde’ dedi. Ben sürekli ağlıyorum. ‘ağlama anacığım, sen bize lazımsın, buradaki bütün çocuklara lazımsın, ağlama. Kendini üzmeyeceksin. Ölüm bu, ne yapalım. Benim için üzülme. Arkadaşlarımın yanındayım, onlar beni teselli ederler. Sen üzülme.’diyerek, o beni teselli etmeye çalıştı. Beş dakikalık görüş bitti ve o gün ikindi namazından sonra eşimi defnettik. Baba ve anne Fırtına’ların arasına ölüm girmiştir. Ölümün yurduna sürgün gitmiştir baba Fırtına. Çünkü, insanın istemeyerek çıkarıldığı her yolculuk sürgündür.
Koca karı kendimi iyi hissetmiyorum
Zamanla kendi örgütlenmeleri olan İHD’ yi kurarlar. (İHD sayfasına bakınız) O zamanlar Türkiye Büyük Millet Meclis’i bir eylül Dünya Barış Günü açılmaktadır. Tutuklu aileleri, Çanakkale, Bursa ve Eskişehir cezaevlerini ziyaret ederek, Ankara’da Meclis’e giderler. Amaçları, barış çağrısı yapmaktır. İçeri alınmazlar. Didar Şensoy , Leman Teyze’ye ‘koca karı kendimi iyi hissetmiyorum’ der ve yığılır yere. Arkadaşının ölümünü duyurmak yine Fırtınaların annesine kalır.
Der Özal…
Özal, ölmeden bir ay önce, İHD heyeti Çankaya’ya çıkarlar ve Cumhurbaşkanı’na İnsan Hakları Dosyasın verir. Heyetin en yaşlı üyesi olarak göründüğü için, Leman Teyze’ye bakarak ‘bugün karşınızda olanlar, yarın yanınızda yer alacaklar. Sakın bu mücadeleyi bırakmayın’ der, Özal.
Bugün Leman Teyze’leri için kapılarını açık tutuyorlar.
Üç askeri darbe görmüş, üç çocuğu ve eşini toprağa vermiş bir asker eşi, bir insan hakları savunucusu, devrimci annesi ve bütün tutukluların Leman Teyze’sidir, o.
O, İHD’nin Genel Başkan Yardımcısı’dır. Işıkveren’e kadar giderek, Halepçe Katliamı’ndan kaçan Kürt mültecilere ilaç taşıyandır.
12 Eylül öncesi, iki kez evi, bir kez iş yeri bombalanan, faşistlerin defindeki aydınlardan biridir, o.
“aslında kapımızın önündeki ayakkabıların bir fotoğrafı çekilseydi o zaman, o ayakkabılar çok şey anlatırdı’ diyen Leman Teyze’nin o günlerde kapısını açık tuttuğu bütün çocukları, bugün Leman Teyzeleri için, kapılarını açık tutuyorlar.