fadıl öztürk

“insan yüzü ki, en eski alfabedir”

ana sayfa
  • bu site
  • galeri
  • hakkımda
  • iletişim
  • kitapları
  • 28 Şubat 2007

    alıp götürmüşler o’nu

    Nesimi Aday’a

    Alıp götürmüşler O’nu. Ninem de ağlayarak beraber gitmiş. Kortik’te bir meşe ağacına telle bağlamışlar. Ninem ağaca bağlanmasında yardımcı olmuş. Kışın son günleriymiş ve hava açıkmış. Yüzüne herhangi bir karar açıklanmamış, son isteğini de kimse sormamış. O’nunla beraber büyümüştük. Yakaladığım balıklarla oynardı; şehre gittiğimizde bile bizi yolcu ederdi. Kardeşimle kamyon kasasından el sallardık O’na. Bir keresinde kardeşim, bir türlü eskimek bilmeyen gömleğinden kurtulmak için O’na giydirmişti, düğmelerini de bir güzel iliklemişti. Gömlek o gün, orada, O’nun üstünde eskidi, ama özlemi eskimek bilmiyor hâlâ…

    O’nu alıp götürmüş, bir meşe ağacına bağlamışlar. Ninem yar¬dımcı olmuş bağlanmasına. Ninem cellat yarısı. Memo çekmiş tabancasını… Eminim öldürüleceğini bilmemiştir O. O’nun gözlerinin içine baktığında insan, utangaç bir çocuk gibi bakışlarını kaçırırdı. Sizin dost mu, düşman mı olduğunuzu gözlerinizden anlardı… O gün ölümün o kadar yakında olduğunu hiç anlamadı. Ninem bir ölüm yanılsaması…

    Memo çekmiş tabancasını, patlamış mermi ve kocaman gövdesiyle yere devrilmiş çocukluğumun anısı. Memo anılarımın katili!.. Öylece bırakıp dönmüşler köye. Dedem o gün hep susmuş. Masmavi gözlerinden çok bulutlar geçmiş dedemin. Sigara içseydi, eminim o gün sigarayı sigarayla yakardı. Oturmuş ağaç mer¬divenin başına, elindeki çubukla yere durmadan derin çizgiler çizmiş dedem. Ninem anlattı. Dedem nineme bir şey sormamış, ninem de dedeme bir şey anlatmamış. Ölüme susmuşlar iki ihtiyar… Daha ilkokul dördüncü sınıfa gidiyordum, derslerim de iyi değildi, Elazığ’a alışamamıştım. Toprak bademe, badem ağacı çağla kokusuna hazırlanıyordu. Zamansız ölüm hiçbir mevsime ve hiçbir canlıya yakışmıyordu. Mutfağa geçip, ağladım…

    Memo komşumuz, biz daha bıçakla oynarken, o tabancayı ta¬nımış. Memo çekmiş tabancasını… Dağlarda bir mermi sesi yankılanmış, kuşlar ürküp havalanmışlar, geyikler tedirgin, sular irkilmiş, çocuklar hiç bilmemişler… Bir tabanca, bir ölüm, bir infaz, bir tanık ve ben ağladım. O suçluydu, Dilek kızı memesin¬den ısırmakla. Dilek komşumuz Selvi Teyze’nin kızı. Dilek, şimdi nerede ve kiminle evli, o göğsünü kim öpüyor ya da kaç çocuk süt emdi memesinden bilmiyorum. Dilek’ten özür diliyorum, ama onun görünen yarası benim yaramdan daha derin değildir.

    Memo, Dilek’in amcası, evin en küçük çocuğu; silah kullanmayı öğrenmiş. Memo belki de o gün bir kahraman… Memo adı katile çıkmayacak çocuk… Çekmiş tabancasını, havayı bir mermi sesi yırtmış, bir boş kovan fırlamış ve barut kokusu yayılmış Kortik’e. Ninem boş bir kovan gibi dönmüş eve.

    ‘Vuralım’ demişler, dedem karşı çıkmış. Muhtar, ihtiyar heyeti, yaralının yakınları ve dedem toplanmışlar, Muhundu’nun İsnis kö¬yünün bir evinde. Çok sonra toplantı bitmiş ve dedem suskun suskun eve dönmüş. Mavi gözleriyle uzaklara bakarken titrek bir sesle nineme ‘Karar verildi, vurulacak…’ diyebilmiş ancak.

    Memo sokmuş tabancasını beline, dönmüş evine. Haber erken yayılmış. Kuşlar konmuşlar tekrar uçtukları dallara, geyikler otla¬maya başlamışlar, kurşun sesini dağlar emmiş, sular irkildikleri yerden tekrar akmaya başlamışlar. Dedem, o gün O’nun için eşikleri öpüp, O’nun için yüzünü güneşe dönüp dua okumuş. Sonra nine¬mi ocak başında ağlar bulmuşlar. Dileği tutsun diye, Oniki İmamlar’a teslim olup sabaha kadar hiç su içmemiş, dedem. Dedemin demesine göre, yeryüzünün en uzun gecesi, o geceymiş.

    Sabaha doğru, külde saklanan köze daha çalı çırpı atılmadan, Kurreş dedemi uyandırmak için kapıyı tırnaklamış. Hiçbir yerinde yara izine rastlamamışlar Kurreş (Karabaş)’in. Dedem Pêrisuyu’na ve sulara biraz daha inanmış. Ağlamasını ancak bir ırmak saklayabilir diye o sabah Pêrisuyu’na gittiğini söyleyen de oldu dedemin.

    Derler ki, hava ısınınca yaraları azmış Kurreş’in
    Zehirlediler derler…
    Bir köpek sesi eksildi,
    kurtlar o kış bir adım daha köye yaklaştı, derler…
    Derler ki, ‘Deden bir daha köpek besleyip büyütmedi
    ama lokmasını her sabah kuşlarla bölüştü…’
     

    195 okuma

    26 Şubat 2007

    şüphe keman gibidir

    70’lerin başında Tunceli Öğretmen Okulu’nda müzik öğretmenimizdi. Şimdi yaşıyor mu bilmem. Keman denilince aklıma ilk O geliyor. Bir omzu düşüktü ve yere bakarak yürürdü. O’nun sesinden çok, çaldığı kemanın sesi var hâlâ kulağımda. Sol omzunu kal¬dırır, kemanı yerleştirir ve yanağını kemana yaslardı. Orta yaşlı bir çocuktu O, ya da ben O’ndan da çocuktum o zaman. Sınıfa girer, kısa boyu, zayıf bedeniyle öğretmen masasına geçer ve kimsenin yüzüne bakmadan yoklama yapardı. Sınıfta olmayan arkadaşlarımız için, adları Mustafa Kemal olmasa da ‘Burada!’ derdik. O bunun far¬kındaydı, ama başını kaldırıp da bakmazdı. Biz bir arkadaşımızı ‘Yok!’ yazdırmamakla bir zafer kazanırdık, O bir şey kaybeder miy¬di, bilmezdik. Bununla da kalmaz ders sırasında teker teker pence¬reden dışarı kaçardık. Ders bitiminde sınıfta ancak on kişi kalırdı. O’nun dersinden hiç kaçmadığım halde iki yıl boyunca mandolin çalmayı bir türlü öğrenemedim. Solfejden geçerdim. Çalmayı bir türlü öğrenemediğim mandolinim şimdi evimin bir köşesinde be¬nimle yaşıyor. Beni takip edip geldi bugüne. Mandolinimin bir ke¬narında yazdığına göre ‘1/L, 948’ numaralı öğrenciymişim o yıllar¬da, unutulmak ister gibi duran hocamı unutmayan bir öğrenci…

    ‘71 ve ‘72 yılları bıyıkları yeni terleyen çocukların zamanıydı.

    Kimin öğretmen olup emekli olacağı, kimin okulu bitirmeden terk edeceği, kimin mezun olup Mazlum Doğan olacağı hiç belli değildi. Bir müzik hocamız vardı; adı Yusuf, soyadı Yıldız’dı. Beden eğitimi hocamızın sevgilisi olan ve konuştukça dudaklarının kena¬rında köpük biriken matematik hocamız Aysun Hanım’a da, ölen ke¬disini ağlayarak gömen coğrafya hocamız Canip Alpman’a da ben¬zemiyordu Yusuf Yıldız. O soyadına değil, hep yere bakarak yaşadı. Kimseden sakladığı bir utancı yoktu. Hocam, ne net bir soruydu, ne de net bir cevap. Dünyaya ait kaygıların bir insanın hayatında şüp¬heye dönüşmesiydi. Kemanın insanı verem edeceğine inanılan coğ¬rafyanın çocuğuydu. O tarihlerde, verem korkusundan hâlâ kurtula¬mamış insanların omzuna bir de 12 Mart düştü. Gözleri çakmak çakmak olmayanların, ‘kuyunun dibindeki Yusuf’ olmaktan başka seçenekleri olmazdı zaten. Mahir vurulurken de Deniz asılırken de İbo yakalanırken de O hep yere bakıp keman çaldı. Adı Yusuf’tu ve hep susardı. Belki de bu, O’nun yası ve isyanıydı.

    Adı Yusuf’tu ve hep susardı…
    Cumartesi günleri bayrak törenlerinde bulunurdu, ama ‘Ha¬zır ol!’da mı, ‘Rahat ol!’da mı duruyordu, bilmiyordum. Babası cumartesi günleri katırıyla gelir, tören sahasının üst tarafında oğ¬lunu beklerdi. O, törenden sonra bir çocuk olup babasına doğ¬ru yürür, babası da O’nu bir çocuğu katıra bindirir gibi bindirip katıra, annesine götürürdü. Hatta babasının O’na Kambur’un dükkanından şeker ve siyah üzüm aldığını gören arkadaşları¬mız da olmuştu. O bir keman çocuğuydu ve annesi dağların gerisindeki köylerin birinde O’nu bekliyordu. Babam beni her cumartesi okuldan alıp, her pazartesi tekrar okula bıraksaydı, muhtemelen ben de keman çalar ve omuzları düşük bir çocuk olurdum. Dersimli olmakta eşit, yoksullukta eşit ve annemizi aynı okulda özlemekte eşittik zaten. Keman çalabilmek için verem olmaya razıydım, oysa mandolin bile çalamıyordum. Adı Yusuf’tu, benim durmak istemediğim gibi dururdu.

    Adı Yusuf’tu, benim durmak istemediğim gibi dururdu.
    O, katıra babası tarafından bindirilip annesine götürüldüğünde, biz yatılı öğrenciler annemizi özlerdik. Bir kadına hiç dokundu mu Yusuf Hoca, bilmem. Kadınlara dokunmanın kemana dokunmaya benzediğini ve ancak bir aşkın insanın omzunu düşürdüğünü ben de zamanla öğrendim. Mandolin çalamadığımı, omzunu kemana vermiş Yusuf u, Mazlum’u ve babamın beni her cumartesi gelip al¬madığını unutamıyorum. Özlediğim annem miydi, onun için mi okulu bırakıp ’suç’a yakın durdum? Yoksa, omuzları düşük olmayan bir hayat ancak annemi özlediğim kadar mı özlenirdi? Bilme¬mekle yoksulluk birbiriyle tartılmaz. Kaşları kalkık generallerin elbiseleri ütülüyken, Yusuf Yıldız ütüsüz gömleklerine hiç aldır¬mazdı. Adı Yusuf’tu, kaşlarına kuşlar konan ağaçlar gibi dururdu, ama hiç resmi elbise giymedi.

    Ama hiç resmi elbise giymedi.
    Biz özledikçe sigara içer ve idareye yakalanırdık. Yakalandığı¬mız yerde yaptığımız savunmaların, son savunmalarımız olmadığı¬nı bilemezdik o zaman. Geri bıraktırılmış bir ülkenin, ileri atılan çocukları olarak sıkıyönetim mahkemelerinde defalarca hayatı sa¬vunduk. Biz kuşları dağlara büyüttükçe suçumuz ağırlaşıyordu. Ki¬mimizin kırlaştıkça gürleşti, kimimizin karardıkça döküldü saçları. Şimdi dağlara doğru uçan kuşlar, o kemanın sesleridir desem, omuzları düşük Yusuf Yıldız’ı savunduğum sanılır. Keşke keman çalabilseydim…

    Keşke keman çalabilseydim…
    Keman, tören, baba, Dersim, katır, İstiklal Marşı ve sınıfta ol¬mayan öğrenciler için ‘Burda!’ diyenler, hep bir ‘do’ sesi olsalar da, seste ve soruda bir ‘mi’ olarak kalan hocamı, artık sadece kalbimde taşımak istemiyorum. Mandolinim köşede duruyor. Benden uzun yaşayacağına inandım artık. Anladım ki, ben yalnızken hatıralarımı evin içine daha rahat döküyorum.

    O adam, başını bir kemana yaslar gibi içten yaslanacağı omuz¬lar bulamadığı için ayrılıklarını kabullenmiştir. Ve belki bu yüzden kemana bulaştı. Dedem, ‘Yoksullar bir soğandan, bir de kemandan uzak dursunlar, ikisi de xızan getirir’ derdi. Herkes kendi hayatın¬da öğrendiğiyle yaşıyor. Düşümüze kestikleri makbuzları diktatör¬lere ödedik, ama ipotekli bir hayattır yaşadığımız. Sorguda tek ayak üstünde dururken ağırlığımızı ayağımızın neresine, ne kadar za-man yükleyeceğimizi yaşayarak öğrendik. Gözlerimiz bağlıyken bile anlardık ilk darbenin nereden geleceğini. Yusuf Yıldız hep ye¬re bakarak yaşasa da, ben kalbini görürdüm. Hocam, keman dışın¬da bütün dünyaya şüpheyle baktı.

    Şüphe keman gibidir;
    insanı ya devrime
    ya da vereme götürür.

     

    305 okuma

    25 Şubat 2007

    mardinli musa

    burada hesaplar
    türkçe ödenir,
    mardinli
    musa

    Uyanıyorum her sabah, güneş yine aynı yerden doğmuş, aynı aynaya bakarak saçlarını tarıyor bütün insanlar. Yönler bile değişme¬miş ve herkes o Doğulu ülkenin resmi dili ile ayakkabılarını giyiyor. Kuşlar bile uçmuyor. Isınsak da üşüsek de hükümet aynı hükümet. Düşmanlarımız bile değişmezken Musa, Mardinlilerin hepsi ne¬den erkek, kadın bile olsalar kaşları neden kalın?

    Sokağa çıktığımda yine kentin o gri rengi düşüyor omzuma. Bazıları asker uğurluyor, bazıları ölü karşılıyor, bazılarının da mutlaka ölmesini istiyor birileri. Cebimizde kuruş paramız yokken mutlaka o gün bir evde ce¬nazemiz oluyor. Kimse gül almıyor sevgilisine ve artık hiçbir filmin sonunda polis kötüleri yakalamıyor. Mahallenin huyu değişti, sanki herkes Melahat’a âşık. Kimse kimseye selam vermiyor. Köpekler havlamıyorlar artık İstanbul’da. Ama, Ankara neden hep Ankara kalır ve değişmez? Musa, Mardinlilerin hepsi neden kapanmış bıçak gibi susar ve kaçak çay içseler bile neden hep bir an önce sabah olsun diye beklerler? Yoksa orada geceler ölü teni gibi soğuk mudur?

    Gözlerimden içime sis gibi dağılan uykudan elleri boş dönüyorum sabaha. Gün kirli bir tabak gibi duruyor önümde. Çocuklar görüyo¬rum sokakta her saat, çocuğuma benzeyen çocuklar… Pispilav, mid¬ye, kâğıt mendil satan çocukları bir yerden hatırlıyorum. Neredeyim diye şüpheye düşüyorum. İki parmağımın arasında sigara, dumana gömülüyor yüzüm. Son saldırıda suçlu görülüp Batı’ya hapsedilmiş Xerafa Mahallesi’nin çocuklarıyız galiba. Gazeteler de yazmıyor. Bura¬sı gideceğimiz en son yer mi, oralara tekrar döner miyiz, bilmem? Ya döndüğümüzde kaç yaşında oluruz Musa? Musa, Mardinlilerin hepsi Xurs tütünü sarıp içer gibi onca yıl zulmü içlerine çekip çekip de nasıl öksürmediler? Peki, öksürmüş Mardinliler ‘Dur!’ ihtarı alırlarsa kirli çamaşırlarını kim yıkar?

    Kendimden çıkıp giderken ardımda kaç kapı açık kalıyor, kaç kapı kapanıyor bilmiyorum. Ama kapı aralarından bakan kadınların İstanbul’u bakışlarıyla taşa tuttuklarını resmi daireler bilmiyor. O kadınlar Süryani, Arap ya da Kürt fark etmez; kocaları işsizdir ve yırtılmış gömlek gibi asık bir suratla evlerine dönerler. Pencereden Kızıltepe Ovası’nı göremeyen ihtiyarların gözleri, önü kesilmiş su gibi yüzlerinde durur. Lüzumlu hallerde camı kırılıp kırmızı düğmesine basılacak bir alarm gibi sesimizi sakladığımız yeri bile unuttuk. Musa, Mardinlilerin hepsi neden Suriye’ye bakıp bakıp, yine de İstanbul’a göçerler?

    Dışarıda kâinatın gözyaşları, yağmur varken, karanlık bir dehlizde çağı arayan insanlar gibi dört bir yana dağıldık. İnsanlar ölürken ve o ince yollardan kaçaklar gibi kaşla göz arasında göçerken, kör ve dil¬sizdir yasalar. Kış bu kadar üşütmezken bizi, rüzgâr olup iliklerimizde esen nedir Musa? Dirbêsî’den iltica Mardinli Musa, kamyonlarla elma ve nar Adana’dan gelirken, bir tek emirle ölüm nereden gelir? Burada da iyi değiliz inan. Raydan çıkmış tren gibiyiz sokakta ya da bir kıyı¬da çürümeye terk edilmiş gemiler gibiyiz. Herkesin bildiği gibi ve yine herkesin susarak kabullendiği kadar ’suçlu’ muyuz acaba? Musa, Mardinlilerin hepsi Arap değil, hepsi Süryani değil, hepsi Kürt değilken, neden hep suçlu görülüyor, Musa?..

    Burada geceler oradaki gibi uzun değil. Nevizade Sokağı’nda be¬raber içerken ya da Tepebaşı’nda ben, sen ve Vecdi sigara almaya gi¬derken, gördün ki hepimiz biraz Mardinli, sen de biraz İstanbulluydun. Bu kent mert değildir sana göre, en yakınındaki en hain olmuştur bazen sana. Bu yüzden her geldiğinde sırtında rüzgârlar eser. İyi anı¬ların yoktur buraya ilişkin ve belki bu yüzden tutunmuşsun Mardin dağının eteklerinden. İstanbul o eski İstanbul değil artık. Bir Cumhu¬riyet kentidir İstanbul. Herkes kendi dilinde yürürken, burada hesap¬lar Türkçe ödenir, Mardinli Musa.
    Aşiretini taşlamış, aşiretini terk etmiş, müritsiz Musa! İstanbul’a her geldiğinde, asasını kaybetmiş peygamberler gibi Mardin’e döndüğünü hiç düşündün mü? Peki Musa, Mardinlilerin hepsi neden bir dağ kadar yaşlıdır ve Çemê Zorava kadar ince akarlar hayata?

    Bir tarafında Urfa, bir tarafında Batman, bir tarafında Şırnak, bir ta¬rafında Azrail yok, Diyarbakır’a bir buçuk saat da çekmiyor İstanbul. Jinda ve Fırat’a anlatsan da Sultan Şêxmus’un Kıbrıs Çıkartması’na katıldığını kimse bilmiyor. İki omzunda iki melekesi kaçmış Mardin değil burası. İnsanlar sınırdaki bazı köylerin tam ortadan ayrıldığını film¬lerden öğrenseler de Suriye askerlerinin tüfek değil, sopa taşıdıklarını anlatsan kim inanır? Mardinlilerin kaşları birbirine yakın da olsa, neden kendilerine bile uzak dururlar Mardinli Musa?

    Yarısı mezarlık, yarısı hapishane gibi bu ülkenin Mardin’inde, kah¬vede kaçak çay içip kabak çekirdeğine king oynarken, kim bilebilirdi kimin dağda vurulacağını, kimin hapse düşeceğini? Son sayımda sayılmamış bütün Mardinliler için istiyorum: Bahar gök gürlemesiyle gelsin bu yıl. O toprakların korkularına at sürmüş, düşrüzgârı çocuklara su vermek suçtu. Onlar için bugün birine su ver Musa.

    Dünya ağacının bir dalına asılmışız, İskender’den evvel.
    Daha kaç ordu geçerse geçsin, payımıza düşene razı değilim.
    İstanbul’da Rum ve Ermeni, Mardin’de Süryani yoksa,
    nere vatan, nere gurbettir bize Mardinli Musa?

    247 okuma

    24 Şubat 2007

    benim okumam yazmam yok

    ‘Çocuktum daha’ dedi ve anlatmaya başladı, yaşlı adam. ‘Şadi Köyleri beyaz yazma assınlar!’ diye haber gelmişti Necip Ağa’dan. Depê’nın bir köyünde oturan, Şadililerin son ağasıydı ve Sünni olmuştu Necip Ağa. Suyun bu yakasında pek bir itibarı yoktu. Dersim’e Karakoçan (Dep) tarafından giren askerlerle anlaşmıştı, Sadi köy¬lerine karışmamaları üzerine. ‘Çocuktum daha…’ dedi yaşlı adam.

    Ben de çocuktum daha…
    ‘Necip Ağa’ya güvenilmediği için askerler köyü basınca her biri¬miz bir tarafa kaçtık. Ardımızda askerler vardı. Çok yorulmuştuk. Aydın da benimleydi. Pêrisuyu’nu geçelim derken, az kalsın ikimiz de boğuluyorduk. Askerler arkadan yetiştiler bize ve bizi boğulmaktan kurtarıp yakaladılar, ikimiz de çocuktuk. Hem soğuktan, hem korku¬dan titriyorduk. Çok insanı yakalamışlardı. Ana-baba günüydü. Ağ¬layanlar, yaralı olup inleyenler vardı. Aydın’la birbirimizden hiç ayrılmadık. Bir çadıra çağırdılar ve soruya cevap olarak İsnis’li oldu¬ğumuzu söyledik. Şadili olduğumuzu anladılar. Aydın’ın elinden tutmuştum ve ikimiz de sırılsıklamdık, titriyorduk. O zaman sıtma da yaygındı. Belki de sıtma olduğumuzu zannettiler. Çocuktum o za-man, şimdiki yaşımda değildim’ dedi yaşlı adam.

    ‘Topuğunu yere vurdu ve su fışkırdı…’ diye anlatılan evliya öy¬küleriyle büyüyen o çocuğun adı Xıdır’dı. Bağırdığında gök gürle¬di sanırdınız. Babası Ali Beg ölünce halası Fatoş Xatun büyütmüş¬tü onu. Annesi Zeho Pêrisuyu’nun diğer tarafında biriyle evlenip gitmişti. O günden sonra O’na ‘Xıd’e Zeho’ diyorlardı. Ölünceye kadar adı annesinin adıyla anıldı. Bir kadının adını, adıyla taşıyan o adamdı O.

    İyi tohum serperdi. Babası ölen çocuklara o tohum serpmeyi öğretiyordu. Güneş akşama devrildiğinde, öküzlerini çözer otlat¬maya götürürdü, torunları olmadan önce. Öküzlerini ne kurban yapmak, ne de kavurma yapmak için kesmeye hiç yanaşmadı. O’nun için o hayvanlar kutsaldı. Belki de torunlarının başlarına sevgiyle dokunmasının altında hayvan sevgisi vardı. Torunları bir masalı anlatmasını isteyince, erinmeden ve hiçbir ayrıntıyı kaçırma¬dan defalarca anlatırdı. Geniş yürekli biriydi. Harput’a yaya gidip gelenleri dinleye dinleye yolu ezberleyip, köyden kaçarak Har¬put’a üç günde gitmiş, tekrar geri dönmüştü. O zaman Elazığ bir mezraymış. Biri O’na ‘gel sana iş vereyim, kal yanımda’ demiş, ama dinlememiş bile. Bazen ‘bende akıl olsaydı Harput’ta’ kalırdım deyip, hayıflanırdı. Belki de köydeki gençlerin tamamına o kız is-temeye gitmişti. Mutlu etmişti, ama mutsuzluğunu kendisine sakla¬mıştı, dünyada yeterince mutsuzluk var diye. Tam kapılarının önünde Kal Mamud ziyareti vardı. Kapısını her sabah ziyarete açar¬dı. Ziyareti öper ve susarak bakardı bir süre. Dua okuduğunu gö¬ren olmamıştı. Elleri çatlak çatlaktı ve o çatlaklara ip sarardı Xıdi Zeho. Toprağa benzerdi elleri.

    Toprağa benzerdi elleri.
    ‘Necip Ağa haber yollamıştı, ama suyun bu tarafında itibarı yok¬tu’ dedi. Kevır’i Xızır’a kurban kesmeye gitmişlerdi, orada anlatı¬yordu bunları. Bir uçurumun başında kocaman siyah bir taştı Ke¬vır’i Xızır. Üzerinde diz izi vardı ve balmumuna batırılarak yapılan mumlar yakılırdı üzerinde. Diz izini bize gösterip, ‘Buraya dizini vurup nehrin karşı tarafındaki taşa sıçramış Dündıl. Oradaki taşta nal izi var’ dedi karşı tarafa bakarak. Nehrin karşı tarafına hiç geçmemiş çocuklardık, o zaman. Bir uçurumun başında siyah bir taş¬tı Kevır’i Xızır. İki kök dardağan ağacının gölgesine sığınmıştı. Uçu¬rumdan aşağı bakmaya korkardık. Nehir çıldırarak yukarıdan gelip, Golê Xızır’da biraz dinlendikten sonra Lemper’e doğru akıyordu yi¬ne. Kaç gece, kaç çocuk rüyasında o uçurumdan yuvarlanıp düş¬tü ve beyaz atıyla Xızır kaç çocuğu kurtardı bilmem, ama beni ve Aydın’ı o gün boğulmaktan da askerlerden de Xızır kurtardı de¬rim’ dedi yaşlı adam.

    Dedi yaşlı adam…

    Bembeyaz giysiler içinde, bembeyaz bir atın üstünde, bembe¬yaz sakallarıyla görünürmüş çocuklara, abdallara ve genç gelinle¬re, Xızır. Bir uçurumun başında iki dardağan ağacının gölgesine sı¬ğınmıştı Kevır’i Xızır. İsnisliler, Xodanlılar, Lemperliler her güz kurban kesmeye gelirlerdi oraya. Alnına kurban kanı sürülen ço¬cuklar büyüyünce belki karşı kıyıya gidemediler, ama ondan uzak¬lara gittiler. Lemperli bir çocuk, uçurumdan düşme korkusunu ve Xızır’ı beraber İstanbul’a getireceğini nereden bilecekti. ‘Hâlâ bazı geceler o uçurumdan düşerek uyanıyorum’ diyordu, o günün ço¬cuğu, bugünün güzel kızı.

    Büyüyordu çocuklar.

    İnsanın yaşlanması için günlerin geçmesi gerekmiyormuş, hayatlarında olayların geçmesi gerekiyormuş. ‘Şadi Köyleri beyaz yazma assınlar’ haberi geldiğinde çocukmuş, Xıdi Zeho. Zaman geçiyordu ve yaşlananlar toprağa bakıyorlardı. Bir gün ‘öldüğüm¬de beni bu iğde ağacının altına gömün’ dedi torunlarına. Yazdı, haziran şaklayan bir kırbaç gibi sıcaktı. Kuşa, kurda, ağaca, suya, yıldızlara, güneşe ve aya inanan O’ adam, öleceğine de inanmıştı. Ölümlerin içinden ziyaretlere sığınarak gelmişti o güne. Ve ölüm daha o topraklara uğursuz bir gölge gibi düşmemişti. Herkes ken¬di payına ölüyordu o zaman.

    Herkes kendi payına ölüyordu.
    O da içeri düşüp yatmıştı bir zaman, Karısı Kıwar’a tahtadan bir çorap kalıbı da yapmıştı. Torununun silah taşıdığını öğrenince hiç karşı çıkmamıştı. Yine hazirandı ve o artık altmış beş yaşında, Ela¬zığ’da oğlunun evinde mide kanserinden öldü. Oğluna tek vasiyeti ‘torunuma karışma, onun gittiği yol doğrudur’ olmuştu. Torununa bı¬çağını değil, yüreğini bırakmıştı. Yaşadığı sürece güzel ve yalnız adamdı. Gözleri maviydi ve sarışındı. Torununun Cahit Irgat’ı ona benzettiğini ve bütün Cahit Irgat’lı filmlerini bu nedenle kaçırmadığını o hiç bilmedi. Sinemaya da gitmemişti. Köye götürüp, o iğde ağa¬cının altına gömmüşlerdi O’nu. Vasiyeti yerine gelmişti. Sonra.

    Sonra..
    İsnis yakıldığında, Xodanlılar ‘bu alev bizim köyü de yakar’ diye geceyi dışarıda geçirmişler. Sabah olduğunda o köy artık yakılmış bir köydü. Tek insan kalmamıştı içinde. Kuşlar vardı ama ağaçlar yoktu, sular akıyordu ama sularla beraber büyüyen çocuklar yoktu artık. On yıl sonra, ‘bütün ağaçlar kurumuş, ama Xıdi Zeho’nun mezarının ba¬şındaki iğde ağacı öyle yemyeşil duruyor’ dediler.

    Oğlu, onun mezar taşına ‘1325 doğumlu, Ali Beg Oğulları’ndan Hıdır’ diye yazdırmış. ‘Doğum tarihim 1325. Ali Beğ Oğulları’ndan Xıdır. Babam ölünce halam Fatoş Xatun büyüttü beni. Aydın’ın ba¬bası öz amcamdı, askere gitti ve bir daha dönmedi. Annesi, Komkar köyünde Veyis Ağa’yla evlenince Aydın’ı da beraber götürdü. Veyis Ağa iyi adamdı, Aydın’ı eski yazıya verdi. Benim okumam yazmam yok’ diye kendisini tanıtırdı.
     

    178 okuma

    akşam siperlere inince

    Bir kere daha bu ülkeyi kurtarmıştık. Mavi gözlü bir adam: ‘Gidin Ölün!’ diyordu. Hiçbir şey umurunda değildi. Bir hayat nasıl kazanılır biliyordum, ama bir savaşı kazanayım derken, kaç hayat kaybetmek gerektiğini mezarları sayarak anlayamazdık.

    Anlayamazdık.
    Sarıkamış’ta Mehmet Onbaşı’nın mezarı yoktu. Mehmet Onbaşı dedemin amcası. Gözünü yollardan ayırmayan genç bir kadının küçük çocuğuyla ikinci kocaya varma acısı…
    Hava çok soğukmuş. Katırları alıp emrindeki askerlerle dağdan odun toplamaya gitmiş Mehmet Onbaşı. Emrindeki askerler ‘Kaçalım’ demişler. O da, ‘Namusumuz üzerine ye¬min içtik, bize yakışmaz’ demiş. Kendisi kaçmamış, ama ka¬çanlara da engel olmamış. ‘Sarıkamış’ta Çar’ın askerleriyle girdikleri bir çatışmada, şarapnel parçasıyla yaralanmış ve orada ölmüş’ diye bir haber gelmiş çok sonra. Enver Pa¬şa’nın yüz bin kişiyi Allahuekber Dağı’nda soğuktan kırdırıp, yalnız başına sarayına döndüğü, Birinci Cihan Harbi’ymiş za¬man. Saraylar çok soğuktu.

    Saraylar çok soğuktu.

    Sarıkamış’ta biz ölürdük, Onlar kahraman olurdu. Kah¬ramanların anıtları olur, ama Mehmet Onbaşı’ların mezarı ol¬mazdı. Trablusgarb’da çöl, sabrın cinnete en yakın yerinde insanın ömrünü yiyordu. Çöle, şehit ve gaziye, sınırlara, sı¬nırların iki tarafındaki insanların birbirine küfreder gibi bak¬malarına, tel örgülere, mayınlara, nöbetçi kulelerine, o kulelerdeki nöbet değişimine, ast üst ilişkilerine, askerlik hatırası fotoğraflara, ‘düşman’ kavramı ile insanın kendisine yaban¬cılaşarak, hayvan boğazlar gibi bir başka insanı boğazlama¬sına bir türlü alışamadım.

    Alışamadım, Çanakkale çok uzaktı.
    Akşam siperlere inince gurbet insana kurşun gibi değer, ağıtlar Muş’a yaya giderdi. Bu yüzden Kurumlu Arif’in satama¬dığı yaralar da vardı. Mevsimler değişir, su azalıp çoğalır, ge¬celer rüzgârın önünde eğilirdi. Açlıktan da uzun olurdu öksüz çocukların gecesi. Erivan Radyosu’nda Arifê Cızrawi kılama başladığında, dedem gözlerini yumar, çocukluğuna giderdi. Dedemin gözleri de maviydi, ama kimseyi ölüme yollamadı. Haberler çok kötüydü. Mektupların bir yere varma mecali de yoktu. Mektupsuz ve bihaber büyüdü çocuklar.

    Bihaber büyüdü çocuklar.
    Anafartalar’da iki taraf da çok kayıp verdi. Çok uzaktı Anzaklar, ama onlarla dost oldular da peki ne¬den yan yana yaşadıklarına hep şüphe ve tedirginlikle bak¬tılar. Bilirim, Yunanistan’la aralarında su olmasaydı, kemale ermiş tarihler onları da karda ‘kart-kurt’ sesleri çıkaran ek bir ulus yapardı. Bozkırda büyümüş Cumhuriyetler sudan kor¬kardı, ama ırmaklar onları hiç ürkütmedi. Irmakların gerisi¬ne durmadan akınlar düzenlediler.

    Akınlar düzenlediler.
    Bin değil, bin bir atlı çocuklar gibi şen mi oldular? ‘O gün dev gibi orduları yendik’ derken, acaba gizli gizli düşmanlarını mı övdüler; peki Viyana önlerinden yırtık elbiselerle neden geri döndüler? Yenilenlerin kötü, kazananların iyi olduğunu kim söy¬lüyordu. ‘Aktolgalı Beylerbeyi haykırdı’ diyorlar. Haykırmakla zahmet etmiş. Duruma bakılırsa haykırmadan da çok savaş ka-zanmaları mümkünmüş. Doğrudur, bir yaz günü Tuna’dan ‘pa¬dişahım çok yaşa deyü deyü’ geçmişler. Düşman, üfürsen düşe¬cek kadar korkakmış zaten(!)

    Korkakmış zaten.

    Zaman bir tas suydu, içtik ve gittik Ankara Ovası’na. Yenil¬di Yıldırım, ama Timur Türk’tü. Bir üçgenin iç açılarının topla¬mına göre birileri Kürt’tü. Birbirine göre yanlış yapılmış bir toplama Ezidiydiler. Etrafı ordular ve Hamidiye alayları tara¬fından çevrilmiş, daire içindekiler Ermeniydiler. Araplar, zaten kutsal kitapla birlikte sonsuz doğru olmuşlardı. İrani kavimler tehlikeliydi, Yavuz Türkmenleri kırarak darasını aldı… Masal.

    Masal.
    Doğunun çok doğusundan gelip o hızla batıya vardılar. Ce¬lal Çimen boşuna ‘Orta Asya’dan gelip Afyon Ovası’nda niye durdunuz kardeşim? Po Ovası’na kadar gitseydiniz ya’ demi¬yor. Batı’da yenilince, hıncını Doğu’dan çıkaranlar şehit, gazi, ‘hain’, ölüm ve gözyaşı çoğaltma dışında neye yaradılar? Suyun yüz derecede kaynaması, moleküllerine ayrıldığı anlamına gel¬mez efendiler. Yenilenler en küçük zerresinde kendi tarihlerini taşırken, anlatılanlar masaldır.

    Anlatılanlar masaldır
    .
    Hükmü yok yaraya tuz basmanın
    Artık kanamalıdır sevmek bir başına
    Orada uykulara kurşun sıkılmış
    Ölü doğmuş cenindir rüyalar
    Ömrümüzü ölümle sınadılar
     

    175 okuma

    Sonraki Sayfa »