fadıl öztürk

“insan yüzü ki, en eski alfabedir”

ana sayfa
  • bu site
  • galeri
  • hakkımda
  • iletişim
  • kitapları
  • 25 Temmuz 2009

    bugün başka bir şeyim (*)

    I.

    baba olmak istemiyor canım bugün
    öğretmen, tahsildar, mazlum, ya da
    ellerimde kan çığlık atmasın diyorum
    hepinizden başka bir ağrı duyuyorum

    içimdeki hüzünle seviç ilk kez beraber sokağa çıktılar bugün. ilk kez sapanı olmayan çocuktan daha savunmasız, çölde boğulan arap gibiyim. su gibi, şiir gibi yerinde durmayan bir şeyim. yağmurlardan kalan kadınlar keser yolumu. yarasına eğilmiş halk gibiyim. geceye saklanmış bir öfkeyim, kentlerin kıyısına tutunmuş semtler gibi. uzaklar beni alıp getirir, camınıza vuran hüzün olurum bugün. yasemin kokusu isyan olur da, çıkar giderim. yağmurları avucunda taşıyan adam oluyorum hiç yere. özür dileyip kapatıyorum telefonu, kendimi yırtarak suya attığım bir şey oluyorum, su bulsam. sesim, açıklarda demirlenmiş bir panama bandırallı şilebe düşüyor ahırkap sahilinde. aşık olmuşum neye yararım ki?.. kendimden başka kimse adam yerine koymaz beni bu durumda. hal ve gidişlerin hep pekiyi olduğu çocuğunuzun karnesi gbiyim, zayıflarım çok… hayata öğrenci olabilirim, ama baba olamam bugün.

    bir şey oluyorum cebinize hiç sığmayan
    yüzünüzün tam ortasında beni geçerken,
    sesinizin ıslandığı yerde ben düşen bir şey oluyorum

    II.
    bugün
    küfürü bıraktım, cebim boş
    kimseye dumanlı da değilim
    tetiğim içime ağlıyordu dün
    içim saçlarımı yolan ah oluyor
    yaramaz çocuk oluyorum
    her oyunda atılan oluyorum
    o anlamıyor, o anlıyor, o anlamıyor
    papatya falı oluyorum bugün…
    o anlamıyor… aşkınıza zanlı olup, gideceğim
    yarın olmayacağım buralarda

    gecenin bir saatinde mahallenizden geçmeyeceğim artık. beni bir bankta uyumuş denizci görün yağmurlar durursa. başka yerden geldim, unuttuğunuz duyguların bir kasabasında mum yakardım geceleri. el yazısı şiirler okurdum kadınlara ve mum sönerdi, biz yanardık, gece biterdi. ardımda ölü ve yaralılar bırakarak vurdum kıyınıza. ölümlü bir yerden geliyorum, yağmurlu aşklardan geçerek kapınızı çalıyorum. ben sizden az çok farklı,  ama size benzersem ölecek bir şeyim… alacaklarımı unutabilir, parasız da kalabilirim. kızım bursa’da, mehmet hollanda’da, sevgilim sevgilim olduğunu dahi bilmiyor. yani yalnız olabilirim. hatta olcay gibi çorba bile içemeyecek derecede hasta olabilirim. yine de hepinizden başkayım biriyim…

    örneğin mübaşir gibi çağırmıyorum herbirinizi…
    bir kuşu sevindiren açık pencere gibiyim üşürken
    ama ipi kopan tespih gibi her an dağılabilirim de
    öyle bir şeyim, akşamüstü değilim ama
    o gelse, gelse bugün o
    sabaha yakın bir şey olurum hemen orada
    ben bilinmez bir yolum onun için daha
    kalbinin dışında kimse getirmez onu bana

    ………………………………………………………………….
    (*)mozaik dergisi, haziran 1998 yayınlanmıştı.
    Unutmuştum. Olcay Çelik arkadaşımın sayesinde bu sayfada yerini aldı.
    Teşekkürler olsun Olcay’a..
     

    549 okuma

    24 Haziran 2009

    o’nu da mı

    ne oluyor…
    o’nu da mı….
    hiç bir yeryüzü parçasının kendine bağlayamadığı suhayı’da mı…
    o kadar düş varken kucağında, bu o kadar kolay mı olacaktı…
    hiç bir ölüm kolay olmuyor, ama oldu işte…
    o gövdesi, bembeyaz saçlarıyla ve yıkana yıkana giyilen açık renk tişörtüyle
    hep yazla beraber istanbul’da oartaya çıkardı…
    bugünlerde istanbul’a gelecektim, bir köşeden çıkıp gelecek masaya oturacaktı…
    aradan geçen zamanı umursamadan, dün berabermişiz gibi başlayıp konuşacaktık…
    *
    nesimi aday, özgür enver  bulut ve önder kızılkaya arıyorlar beni. halimi, hatırımı soruyorlar.
    ‘şekerim çıkmış, bir hastede yatmışım, doktorlar şekerimi düşürmeye çalışıyorlar’ diyorum.
    sonra, ‘geçmiş olsun’ dilekleriyle kapatıyorlar telefonları.
    ben de halimi nerden öğrendiklerini merak edip duruyorum kendi kendime.
    akşama ankara’ın kızıay’ına indiğimde öğreniyorum ki,
    suhayı tuğtepe‘yi de kaybetmişiz….
    içimden kocaman bir ahla beraber ‘TÜH!..’ diyorum.
    tüküreyim onu hayatta tutamayan şiirin kabına da, kacağına da…
    *
    cidde’de toprağa verilecekmiş o bembeyaz adam.
    suha’yı son yolculuğuna uğurlamaya gidemiyorum, bu da benim ahım olsun!…
    ışıklar içinde uyusun sevgili arkadaşımız.

     

    596 okuma

    26 Temmuz 2007

    bir adam…

     

    elazığ postanesinin önünde bir meydan var, büfeler, simitciler, tatlıcılar sırasıyla dizilmişler o meydanda. eski vilayet binasının bahçesindeki koca çınarların gölge ettiği postane meydanında bir tatlıcı vardı bu sabah. belki de benim oraya gitmediğim sabahlar orada olmuyordu.  profil demirden yapılmış ve maviye boyanmış, ancak bir tepsinin sığacağı büyüklükte bir seyyar tatlı arabası vardı adamın. cemakanlıydı. camın üstünde  ‘meşhur tatlıcı ökkeş’ yazısı vardı. ama ‘meşhur’ sözcüğü diğerlerinden daha küçük yazılmıştı.  tatlıları satan adam bir haftalık sakalı, sekiz köşe şapkası ve pala bıyıklarıyla  ökkeş olmaya ökkeşti. ama cemakanlı seyar tatlı arabasının içinde bizim ‘kerhane’ tatlısı olarak tabir ettiğimiz yuvarlak tatlılar vardı. ökkeş ne kadar meşhurdu bilinmez ama bu tatlılar çok meşhurdu. adam bir kürsüye oturmuş kulağına dayadığı radyoyu kurcalıyordu. aradığı istasyonu bulmak için antenle bereber kendisi de dönüp duruyordu oturduğu kürsüde. aradığ kanalı bulsa kapalı çarşı’ya dönük de durabilirdi, kerhane tatlılarına sırtını dönerek. tatlı satmakta değil, radyo kanalını bulmakta ısrarlıydı.ben oradan ayrıldığımda, o hala bir kulağını radyoya yapıştırmış yön bulmaya çalışıyordu.

    umarım aradığı radyo istasyonunu bulmuş ve sevdiği meşhur bir şarkıcıdan şarkılar dinlemiştir. genelev kapatılınca bu tatlılar burada satılmaya başladı, diyenler de oldu. halkımız herşeye bir kulp takmaya alışıktı zaten. oysa ben yetmişli yıllarda bu tatlıları kırktutlar’da imal eden kaya’yı da tanıyordum. gecenin sabaha yakın vakti yazılamalardan dönünce, kaya’nın kerhane tatlılarını sıcak sıcak yerdik. maraş katliamından sonra mahallede alınan güvenlik önlemlerini sılah sıkarak ihlal ettiği için, mahalle komitesi tarafından yüz lira para cezasına çarptırılan da yine o tatlıcı kaya’ydı. şimdi kendisi öldü mü kaldı mı, bilmiyorum. bir gün mahalleye çıkmalı tatlıcı kaya dahil, bütün eski tanıdıklarımı tek tek sormalıydım…

    postane meydanında bir adam  tatlı satıyordu.
    müşteri aramıyor bir radyoda istasyon arıyordu.
    bir haftalık sakalı, sekiz köşeli sapkasıyla bir adam
    beni yirmi beş yıl öncesine götürüyordu.
    ben orada olduğum zanan orad oluyordu,
    olmadığım zaman olmuyordu.

    elazığ

    422 okuma

    04 Mayıs 2007

    ve yalnız döndüm.

     

    izmir’e gittim, önder kızılkaya, nesimi aday ve mehmet çetin istanbul’dan gelişlerdi. savaş’ saymamak ayıp olur, o da gelmişti babası mehmet’le. sedat şanver’de kaldık.  gidişimin bir tarafı bu. diğer tarafı ise,  hrant dink’in katledilmesinden sonra  yetmiş üç şairin bir araya gelerek yazdıkları ‘kortej şiir’in yarattığı etkiydi ve fuarda bu konu üzerinde bir şöyleşi de yapıldı. söyleşide nesimi aday’ın konuşması hariç diğerleri tutuktu ve savunmada kaldılar. ya da bir pravakasyona mahal vermemek kaygısı hakim oldu panele.

    hatırlanacağı üzere, yetimler ağıdı şiirinin yayınlanmasından sonra, doğu perincek ve onun aydınlık’ı saldırıya geçmiş ve imzası olan şairleri ‘amerikan pasaportu taşıyan ve vatanı satan’ şairler olarak hiddetlenmiş ve celallenmişlerdi. bunun üzerine imzası olan bazı doğu yakınları pişmanlık metinleriyle doğularının yanına geçmişlerdi. olsun, geçsinler, ama her canlıda olduğu gibi insanın da bir yüzü var ve bu yüz bazı hallerde bayrak kadar olmasa bile kızarır. kızarmayan insanların bayrak ve ulus kavramlarıyla bir lal ortamı yaratmaları hoşuma gitmiyordu ve dile getirdim her görüşmemizde.

    bu ülkede hava, su  ve toprak kadar doğal olan bir gerçek  ver ise, o da bu topraklarda yaşayan diller, dinler ve kültürlerdir. bunlardan birini yok sayan, ya da bunlardan birini bir diğerinin önüne koyan her politik tutumve  davranış ülkenin gerçekliğinden uzaklaşmış olur bence. ne yazık ki, adına yükselen milliyetcilik de deseler, bunlar son yıllarda ipini koparmiş durumdadırlar.  hani taşın yosun tutan yüzeyine bakıp yön belirlenir ve taş hiç bir işe yaramazsa bu işe yarar. Bunlara taş da demiyorum. bunlar, bu ülkede bir kesimin diğer bir kesimi aşağlamasından beslenen, kefen tacirleridirler. onların bataklığında katiller ürüyor.

    bu yükseltilişin başı göğe erince ne olur bilinmez, ama görünen o ki, bunların nalları altında yine bu ülkenin azınlıkları, yoksulları ezilecektir. hayat bu türden aymazların ülkeyi böyle bir dalgayla işgal etmelerine izin verirken, muhalif kesimler eskimiş, eskitilmiş örgüt ve örgütleme türlerinden kurtulamıyor, ya da vazgeçemiyorlar. alışkanlıklar kötüdür.

    derim ki, yeryüzüne adalet hakim olmadığı sürece her türlü örgütlenmenin meşruyeti tartışmasız kabulümdür, am bu gün itibariyle kişilerin örgütlenmelerinden çok, her kişi yaşadığı alanda bir örgüt refleksiyle yaşamalı. havaya, suya toprağa, arkadaşa, komşuya, sevgiliye, dosata karşı duyarlılığın bir gereği olmalı bu tavır. bizi güruh ve kitle olmaktan da çıkaracak tavırda buradan geçiyor bence. bu tavır yenilgilerin de zaferlerin de rengini değiştirecektir. kim neredeyse, orada ne iş yapıyorsa, kazancı ne olursa olsun adalet duygusunu asla yitirmeden yaşamalıdır, derim.  karınca olalım, bu çölü böyle yürüyelim derim.  dinazorla karıncayı kıyaslamayın derim.

    çok politik mi davrandım? politika yatagımızda sabahları doğrulmak değil midir? ilacımıza uzanmamız, kahve suyunu koymamız ve bir ülkede yaşadığımızın fakına varmamız değil midir? politika, eğer o an sevgilimiz yoksa bütün eski sevgililerimizi hatırlamak değil midir? yendiklerimizden biz ayrılmışızdır, yenildiklerimiz bizi hayata bağışlayıp gidenler olmamışlar mıdır? anılarıma gittim ve yalnız dödüm.

    fadıl öztürk

    3 Yorum »

    1. sana ulaşmak için daha ne yapmak lazım bilemedim…varsa başka yolu ona da girelim:)sevgiler

      Yorum yapan cigdem — 11 Mayıs 2007 @ 15:37

    2. umarım hoşgelmişsindir fadıl abe,umarım hoş dönmüşsündür.özledik….sevgilerle

      Yorum yapan soner — 12 Mayıs 2007 @ 00:50

    3. hep göç yollarımın ardında kalan şehir :izmir
      aşkın dağıtmadığı şehir…şimdiye kadar
      gözyaşının aşk diye aktığı anlarda bu kadar güzel dost olunur mu fadıl?
      en büyük şahidi olunur mu aşka?ancak sen olurdun…..
      bu dostluk bu kadar güzel bu kadar naif nasıl gösterilir?
      sen benim izmirimin en büyük aşk şahidisin….
      ve o kadar büyük ki gönlün…hayat biter…
      unutulur her şey …
      bu unutulmaz…
      gönlümün en yaralı yerine nasıl yazdıysam izmir’i ,
      en sağlam yerine yazıldı adın…
      yaşlarımla ıslanan omuzun en kadim dosttıu artık bana…
      sen izmirden adın büyük dostluklara yazılarak döndün….
      ömrüm yettiğince unutmayacağım…
      yüreğinin büyüklüğünce yaşa e mi?

      Yorum yapan cigdem — 13 Mayıs 2007 @ 07:34

    367 okuma

    13 Mart 2007

    alacağınız olsun

     

    adnan satıcı’nın ardından

    kunduz düşleri şiir dergis’ini çıkardığımız zamandı. hangi sayısıydı şu an hatırlamıyorm. adnan satıcı da istanbul’daydı. kunduz düşlerinin bir önceki sayısında yayınlanmış şiirlerini değerlendirsin istedik. suyunu ekmeğini ve sevgimizi vererek mehmet çetin’in evine ‘hapsettik’

    birkaç gün okudu ve yazdı. sonuçta yazdıklarını aldık ve kunduz düşleri şiir dergisine koyduk. o bizim şiirimizi nasıl gördüyse öyle yazmıştı. bazı de-da larımıza rağmen kabul ettmiştik adnanın eleştirilerini. hatırladığım kadarıyla benim ’hayat’ şiirimi bıçkın, kabadayı ve genç atillah ilhan dönemi şiirine benzetmişti. gülüp geçmiştim… şimdi o bırakıp gitti bizi.

    şiirin piya’da biraraya getirdiği bizler için, bu bir ilkti. şiir için bir araya gelen bizler, birbirimizin şiirini hemen hemen hiç eleştirmeyen bir topluluk haline gelmiştik. o koşullarda normaldi de, ‘dış kuşatma o kadar güçlüydü ki’ refleks olarak hep savunmadaydık. iradeyle bir araya geldiğimiz yerde, içgüdüyle davranıyorduk sanki. hakkını vermek lazım, sistem karşınında şiirde güdülmedik de…

    belki çok kavgalar ettik piya sürecinde, ama mansur balcı’nın bir saptamasıyla söyleyeyim: ‘hiç bir kavgamız yazdığımız şiir üzerinden değildi’. eften püften ve zamanın eskiteceği şeylerdi o kaş eğmeler, yüz düşürmeler ve suskunluklar ve gitmeler. bunları bir geçmişe tükürüp geçmek olarak yazmıyorum. adnan, ölümüyle çok şeyi hatırlattığı gibi bunu da hatırlattı bana. Sağ olsun! du daha iyi olurdu…

    evet kunduz düşleri’nin bir önceki sayısında yayınlanmış şiirleri ele alıp eleştirel yazı yazan tek şairdir adnan satıcı. İki-üç gün içmeden evde kalarak ve tansiyon ilaçlarını içerek, bize notumuzu vermişti. şimdi o notlarla biz hayatta kaldık, o ise ışıklar içinde uyuyacağı yurda, annesini yanına gitti. Gitsin! 

    sevgili ayhan bingöl aradığında, anlayamadım. Ağlıyor muydu yoksa, gülüyor muydu?! hıçkırıyordu ‘dün abimi kaybettim, bugün adnan’ı kaybettik fadıl’ diyordu. sıra bana gelmişti, toparlamalıydım kendimi ve arkadaşlarımı haberdar etmeliydim. zordu.

    kamer, kazım, hrant, şimdi adnan bizi yaşayan bırakıp gitmişti. 
    vecdi’ye bugün telefonda: her birimizi üzmeyecek tek ölüm,
    her birimizin kendi ölümü olacak herhalde demiş,
    sonra da içimden ‘ben o zaman arkadaşlarımın,
    dostlarımın benim için üzülmesine de üzülürüm’ diye içimden geçiriştim. 
    velhasıl, yetmişli yılların çoğalmak,çoğalmak kentlere sımayacak kadar çoğalmak,
    bir ülkeye dolacak kadar çoğalmak fikriyle büyümüş biri olarak,
    o çoğalmanın sevincini de görüp yaşadım,
    o çoğalmadan tek tek azalmanın azabına da…

     kamer teyhani git alacağın olsun, 
    kazım koyuncu git, alacağın olsun. 
    hrant dink git alacağın olsun ve adnan sen de çık git…
    bir hayat alacağınız olsun

    362 okuma