fadıl öztürk

“insan yüzü ki, en eski alfabedir”

ana sayfa
  • bu site
  • galeri
  • hakkımda
  • iletişim
  • kitapları
  • 17 Mart 2007

    hasan ünlü’yle yapılan röportaj

    78′liler- tükenmez dergisi için, Haddi Ünlü’nün babası, Hasan Ünlü’yle yapılan röportaj

    Bu sefer Ege’den bir aile ile röportaj yapalım diyoruz. İzmir’deyim. Sanki yer yarılmış da içine girmişler, bir türlü bir 12Eylül mağduru Baba veya anne bulunamıyor. Cezaevi arkadaşım Mehmet Erdal’ı arıyorum. Hamdi’yi buluyor bana. O da ‘babama sormam lazım, kabul ederse’ diyor. Konak Meydanı’nda saat kulesinin dibine dikiliyorum ve gelip alıyorlar beni. Hamdi’nin kırtasiye dükkanında babası Hasan Ünlü ile buluşuyoruz. Röportaj yapabileceğimiz sakin bir yer arıyor, Hamdi. Caddenin karşı tarafındaki matbaanın bürosunda oturuyoruz, ama fonda giyotinin hart-hurt sesi eksik olmuyor. Konuşuyoruz.

    6-Edebiyat sınıfı boykotu başlar
    Hasan Ünlü, oğlunun deyimi ile eski bir TİP’li (Türkiye İşçi Partisi), eski bir TÖS’lü (Türkiye Öğretmenler Sendikası). Görme Öğretmen Okulu, Eğitim Enstitüsü derken  Acıpayam’da Orta Okulu’nda Sosyal Bilgiler hocası olarak mesleğe atılıyor. 63’ten 69’a kadar Acıpayam’da görev yapar. 69’da ‘benim en ufak katkım olmadı. Belki de orada olsaydım önlerdim’ dediği Türkiye’nin ilk lise  boykotu onun okulunda patlak verir. Okul müdürü okulun bodrumunda bir derslik açmıştır. Derslik rutubetli ve havasızdır. Hasan Hoca, 6 Fenlileri bodrumda ders yapmaları için ikna  eder, ama altı ay sonra olay anında orada değildir ve olan olur. Öğrenciler, okul müdürüne bordum yerine üst kattaki sinema salonunda sobasız ders yapmayı kabul ettiremezler  6-Edebiyat sınıfı boykotu başlar.

    Sürgüne değmiştir
    Okul müdürü, Denizli Maarif Müdürü ve zamanın Adalet Partisi Acıpayam İlçe Teşkilatı Başkanı ‘yılanın başı küçükken ezilmeli’ mantığıyla öğrencilerin kellelerini istemektedirler.  Hasan Hoca Okul Disiplin Kurulu Başkanıdır. Bir ifade yazar ve boykotçu örencileri çağırır ‘size disiplin kurulunda soru soracak olan benim, cevap verecek olanlarsa sizlersiniz. Bu ifadeyi ezberleyin ve yarın gelin’ diye öğrencilerini tembih eder. Amacı okulun imkansızlıklarından kaynaklanan  bir sorunun çocukların hayatına mal olmamasını önlemektir. Soruşturma iki gün sürer. İhtar ve tektir cezalarıyla olay geçiştirilmeye çalışırlar. Ne yazık ki karara yukarıdakiler itiraz ederek, en azından 5-6 kişinin okuma hakkının ellerinden alınmasını isterler. Olaylar çözüleceğine gittikçe büyür.  Hasan Hocaya ‘hocam sen aradan çekil’ telkinleri gelince Hoca’nın tepesi atar ve ‘bu boykotta en ufak bir katkım yok, ama bu saatten sonra, bu boykotu yaptıran benim. Beni çiğneyip geçmediğiniz sürece ne öğretmenlerimi, ne de öğrencilerimi size ezdiririm’ der. Sonuçta kendisi ve altı öğrencisi Manisa’nın Saruhanlı ilçesine sürgün edilirler. Öğrencilerin okuma hakları ellerinden alınmadığı için sürgüne değmiştir.

    Hasan Hoca, 51’de mezun olur olmaz yirmi bir yaşında Malazgirt’li bir Kürt kızı ile evlenir. Bu evlilikte iki erkek, ortancası kız olan üç çocuk sahibi olur. Hamdi, Hasan Hoca’nın en küçük çocuğudur, Denizli’de ortaokulu bitirince onu Ankara Turizm Lisesi’ne kaydeder. Yurtta kalan Hamdi’yi MHP’li öğrenciler boğmaya kalkarlar. O dönemde, sağcılar ellerindeki yurtların bodrum katlarında devrimci öğrencilere baskı ve işkence yaparak yurtları ele geçirmeye çalışıyorlardı.  Hamdi o tehdit ve baskı koşullarında okulu bitirir ve Denizli’ye döner.

    Yine payına düşen sürgün olur  
    Manisa Saruhanlı’ya sürgün edilen Hasan Hoca, bu sefer kendisi TÖS’ün boykotuna katılır. Yine sivrilip öne çıkmıştır. Amirleri ona ‘sen buradan git, istersen vali yapalım seni’ derler.  Bunun üzerine Denizli’ye tayinini iter. Vali olmaz, ama Pamukkale Orta Okulu’nda mesleğine devam eder. Kendi deyimiyle ‘okul müdürü sağcı, Öğretmenler Allahçı’ dır, mücadele devam eder. Bu nedenle bir yıl içinde bakanlıktan sekiz-dokuz sefer teftiş yer. Sonunda bir arkadaşı ona ‘cevaplarını biraz yumuşat da bu işi bitirelim’ der. Hasan Hoca ‘ben yazmam sen yazarsan ben imza atarım’ der ve öyle yaparlar, ama yine payına düşen sürgün olur. 

    Artık yirmi dört saat takip baskı  ve tecrit kaçınılmazdır
    Hasan Hoca, Denizli’den başka bir ortaokula, oradan da Cumhuriyet Orta Okulu’na sürülür. Okulun  Lise bölümü yine onun zamanında açılır. Acıpayam’da olan boykottan dolayı hakkında dava açılmıştır. Dava Saruhanlı ve Denizli derken onu takip eder. Bu yüzden yargıçlarla  samimi olmuştur. Tanıdığı bir hukuk hakimi ona takılarak ‘sen dürüst biri olsaydın arkanda polis dolaşmazdı’ diye takılır. O da ‘onlar benim özel korumalarım, sizin de var mı’ diye takılır. Polisler onu iki saat gözden kaybettiklerinde evinin kapısın çalıp sorarlarmış. Hasan Hoca TİP’lidir, TÖS’lüdür, boykotçudur. Bunlar yetmezmiş gibi oğlu Hamdi Liseyi bitirmiş, Ankara’dan Denizli’ye dönmüş, Devrimci Yol’u örgütleyenlerden biri olmuştur. Devlete göre Hasan Hoca hem ‘suçlu’ hem de ‘suçlu babası’dır artık. Oğlu Hamdi’nin adı  Denizli’de bir olaya karışır. Hamdi aranmaya başlanınca İzmir’e geçer. Artık yirmi dört saat takip, baskı ve tecrit kaçınılmazdır.

    Biz şimdi ödediğimiz vergilerle onu paşa paşa besliyoruz
    12 Eylül sürecini soruyorum “biz konuşurken Nazımı’ın  şiirinde dediği gibi ‘o duvarlarınız bize vız gelir vız’ derdik. Tabi sonra hiç de vız gelmedi, tırıs gitmedi. Yapacak bir şey yoktu, devlet zoruyla 12 Eylül’ü bize kabul ettirdiler. Dünyada ağzıyla sıçan ve götüyle konuşan tek adamdır Evren’dir, o da dünyada bize nasip olmuştur. Menderes’ten, Bayar’dan daha fazla zararı dokunmuştur bu ülkeye. Kasketi taktı kafasına, çizmeyi giydi ayağına, bastonu aldı eline Atatürk gitti, Evren geldi o’nun yerine. İmam Hatip Okullarını başımıza bela eden yine 12 Eylülcüler değil mi? Gücüm olsa bir dakika bile bekletmeden sürer atardım cuntacıları. Elin Yunanı cuntacısını yargıladı ve attı içeriye. Biz karamızı hep içimize attık. Yunanın milli geliri 16500 dolar çıvarındayken, bizimkisi 2500 dolar. Bu noktada ‘gavur’ olmak güzel.  Çocuklarımız için ‘idam etmeyelim de besleyeli mi’ dedi, ama biz şimdi ödediğimiz vergilerle onu  paşa paşa besliyoruz” diyerek cevaplıyor beni.

    Çanakkale Ölülere ağıt yakılan kenttir zaten   
    Hasan Hoca, Oğlu Hamdi’nin yakalandığını duyar ve gazetelerde de resmini görür  ve Denizli’den bir tanıdığının taksisine atlar, ver elini İzmir. Narlıdere’den Alsancak’a kadar İzmir’i altını üstüne getirir, sonunda Narlıdere’de olduğunu  öğrenir, ama görüşemez. Ancak iki ay sonra Şirinyer Askeri Cezaevi’ne getirildiğinde oğlunu görebilir. Yargılama cuntadan beklediği gibi olur, Hamdi idamla yargılanır. Yakalamak, iki ay boyunca işkence etmek, içeriye atmak, tek tip elbise uygulamasına gitmek, görüş ve mektup cezaları vermek cuntaya yetmemektedir. Tutukluların  ille de yaptıklarından ‘pişman’ da olmaları gerekmektedir. Hasan Hoca’ya oğlunu ikna etmesi için telkinde bulunurlar. Aldırmaz, güler geçer bunların hepsiyle.  Sonuçta Hasan Hocanın oğlu müebbet cezaya çarpılır. Cezası Yargıtay’ca da onaylanır ve  Çanakkale E-Tipi Cezaevi’ne sevk edilir. Çanakkale Ölülere ağıt yakılan kenttir zaten.

    Hayat karşısındaki duruşunu asla bırakmaz.
    “Ne içindi bilmiyorum. Cezaevinde bir ayaklanma olmuştu ve çocuklar hakkında Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılmıştı. Yargılama sürerken mahkeme öğlen arası verdi. Hakimden rica ettik ve o bir buçuk saati beraber geçirmemize izin verdiler. Mahkeme salonu bayram yerine döndü. Hamdi oradan Gaziantep E-Tipi cezaevine sürüldüğünde bu sefer de oraya yolculuklar başladı. Normal görüşe gittiğimiz bir gün bize ‘bugün açık görüş yaptıracağız’ dediler. Aldılar bizi içeriye, yere kimler, yataklar atmışlar. O günü çocuklarımızla sarmaş dolaş geçirdik. Akşamında da bazı tutuklu yakınlarıyla bir gazinoya gittik ve içtik. Müzisyenden ‘kadere bak’ şarkısı istedik, ama adamlar çalmıyor. Yürüdük sahneye ve şarkıyı söylettik. Velhasıl bu günlerimi hiç unutmuyorum” diyen Hasan Hoca,  oğlunun şartlı tahliye ile salındığında yaşadığı sevinç buruktur.  buruktur. Yasadan sadece  bir kesim (Türk Solu) faydalanmıştır, diğer kesim (Kürt Solu) hala içeridedir. Bu burukluğu halen devam etmektedir Hasan Hoca’nın.

    Duruşunu asla bırakmaz
    Hamdi, cezaevinden çıktıktan sonra babasına ‘sigarayı bırakalım mı’ der ve Hasan Hoca o günden sonra sigarayı bırakır, ama 77’de emekli olmuş biri olsa da hayat karşısındaki duruşunu asla bırakmaz.
     

    1072 okuma

    16 Mart 2007

    leman fırtına

    78′liler-tükenmez dergisi için

    Fırtına’nın annesi
    Her gece saat iki buçuk ila üç arası istisnasız telefon çalındı.

    Antalya’dayım. İstedikleri noktada buluşup Ahmet Kaya’nın evine gidiyoruz. Ali Çetin ve eşi Gülüşen beni yoldan alıyorlar. Şoför mahallinde, 12 Eylül’ün yutamadığı, ama Akdeniz’in  yutmaya çalıştığı, boğulmaktan kurtulmuş, Leman Teyze var. Evde, Ahmet ve Menekşe Kaya, oğulları Baran ve Doruk’la, misafirleri Petek’le tanışıyoruz. Ahmet ve Ali, Kurtuluş’un İstanbul davasında yatıp çıkan iki eski arkadaş.

    Rivayet edilir ki, Mardin-Mazı Dağı’ndan göç alınca, adı Mazı Dağı olmuş, Antalya’nın tepesindeki dağ. Rüzgar alan bir yer olduğu için, yapılaşma başlamış. Şimdi, oraya Masa Dağı diyorlarmış. Ahmet Kaya’nın o dağdaki evinde bir araya geliyoruz.

    Tesadüf işte, Mardinlilerin yerleşime açtıkları(!), rüzgar alan dağda, Mardin’de evlenmiş, Fırtına’nın annesi Leman Teyze ile söyleşi yapıyoruz. Bütün çocukları adına ‘geçmiş olsun’ diyorum.    

    ***
    Sevgiyle beslediler çocuklarını
    Onlar, aynı annenin ve aynı babanın çocukları değillerdi, ama çocuklarına anne ve babaydılar. Hepsi aynı yerde doğmamış, aynı şehirde yaşamamışlardı. Yurdun, o şehrin dört bir yanından otobüslere, trenlere, dolmuş ve taksilere gelip ceza evi  kapılarında buluştular. Dilleri, kültürleri farklı da  olsa kaygı ve acıları birdi onların. Anneydiler, babaydılar, eş, çocuk ve sevgiliydiler kapıların gerisindeki tutuklulara. Onları ortak acıları o kapıların önlerinde bir araya getirdi. Birbirlerine anne, baba, dost, arkadaş, kardeş, kız, gelin ve torun oldular. Bedenleri dışarıda, kalpleri, rüyaları, hayal ve umutları içeride onlar onlardı. Özlemle beslenip sevgiyle beslediler çocuklarını.

    Anısı önünde saygıyla eğildik 
    12 Eylül gecesi, cebren ve hileyle vatanın bütün mahalle ve sokakları, yolları, hastane ve okulları kendi ordusuyla işgal edilmiş, bütün legal ve illegal örgütlenmeleri dağıtılmış, Meclisi kapatılmış, radyoları ve televizyonlarına elkonulmuştu. Halkımız fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüştü.   Susmayan bir onlardı. Zaman içinde  kocaman bir muhalefet olup içeridekilere ve dışarıdakilere umut ve ilham oldular. Bazıları Leman Teyze oldular, bulup konuştuk, bazıları Didar Abla oldular, anısı önünde saygıyla eğildik.  

    Isparta, Mardin, Kızıltepe…
    Ispartalı memur bir babanın kızıdır, Leman Fırtına. İlk okulu Isparta’da, ortaokulu Isparta ve Mardin’de tamamlar. İkinci Cihan Harbi’nin son zamanlarıdır. Üst teğmen olan eşiyle Kızıltepe’de tanışır ve orada evlenirler. Ordu mensuplarının durumu halka oranla nispeten iyiyi olsa bile, ülke yokluk içindedir. Ekmek gibi temel ihtiyaç maddeleri karne ile verilmektedir. Beş yıl kaldıkları Kızıltepe’de yedi aylıkken ölen bir kızları olur, Fırtına ailesinin.

    ‘Altmış İhtilali’ olur
    Sonra, eşinin tayini Sivas’a çıkar ve giderler. Bir oğullarını da burada toprağa verirler. Üç oğulları daha olur Sivas’ta. Doğan, Fırtınaların Sivas doğumlu ikinci oğullarıdır. Sivas’tan Rus hududundaki Çıldır’a tayin olurlar. Soy adlarının Fırtına olması bir şeyi değiştirmez. Çocuklar fırtınadan uçup gitmesinler diye, uzun bir ipe tespih taneleri gibi dizilip  tutunarak okula gelirlermiş. Kar yedi ay kalkmaz, dünyanın öbür ucu olurmuş, Çıldır. Leman Teyze, bir asker eşi olarak kar altındaki o uzak yerdeyken ‘Altmış İhtilali’ olur.

    İstanbul’a  ayak basarlar
    Baba Fırtına, Çıldır’dan Sinop-Ayancık Askerlik Şube Başkan’lığına tayin olur. Leman Teyze  “Ayancık, önü deniz, arkası orman, tozu toprağı olmayan şirin bir kasabaydı. Bu kadar mahrumiyetten sonra üç- dört yıl burada kalalım” diye niyetlenir, ama bir yıl sonra ikinci kez Sivas’a tayin edilirler. Sivas’a ikinci kez tayin olmalarına itiraz edince, şanslarına bu sefer Bergama çıkar. Burada bir kız çocukları olur ve Alayla birlikte Türkiye’nin  batısına, Lüleburgaz’a giderler. Dört yıl kaldıkları  Lüleburgaz’dan sonra ilk kez İstanbul’a yak basalar.

    Kendini ordudan emekli eder
    Leman Teyze’nin eşi, Harp Akademileri İstihbarat Şube Müdürlüğü’nü ancak altı ay yapacaktır. Bu sefer, Kastamonu’nun Boyabat’ına, yani Nevzat Çelik’in memleketine tayin olurlar. Bergama’da doğan kızlarını, bir beyin ameliyatı sırasında burada kaybederle. Fırtına ailesi, üç çocuk vermiştir toprağa. Boyabat’ta üç yıl kaldıktan sora İstanbul’a, geri dönerler. Eşi, Kolordu Komutanlığı Lojistik Şube Müdürlüğü’ne atanmıştır, Leman Teyze’nin.  Bu sırada, 12 Mart Darbesi olur ve eşine sıkıyönetim mahkemelerinde, mahkeme başkanlığı yapması önerilir. “ben başkalarının çocuklar hakkında verdikleri kararlara kalem kırma” diyen baba Fırtına, emekliliği dolmadan,  71’de kendini ordudan emekli eder.

    Artık bir 12 Mart anasıdır
    1950 doğumlu olan Doğan, 12 Mart’ta Ankara Siyasal öğrencisidir. Kürsüye çıkarak “faşist generaller arkadaşlarımızı Kızıldere’de katlettiler. Bu yüzden derslere girmiyor, boykot ediyoruz” çağrısında bulunduğu için, hemen göz altına alınır. Leman Teyze,  oğlunun ardında artık bir 12 Mart anasıdır.

    Boş bir koridorda ölüm sessizliği
    Savcı Baki Tuğ’dur ve Doğan Fırtına’yı hemen tutuklar. Mide kanaması geçiren Askeri Cezaevi doktoru olan Metin Benli, bilerek aspirin verdiği için Doğan komaya giren ve Gülhane Askeri Tıp Fakültesine kaldırırlar. Bir küçük hastane odası, bir ranzada hareketsiz yatan, komada bir hasta, bir kapı ve kapıda iki asker, iki askerde iki silah, iki silahta mermiler ve iki süngü…Boş bir koridorda ölüm sessizliği… Doğan’ın muhtaç olduğu kudret annesinin bakımında mevcuttur. 

    Komutanlar kıllarını bile kıpırdatmazlar
    Askerlerden biri insafa gelir ve “oğlunuz mide kanaması geçirmiş, Gülhane’de komadadır.” diye telgraf çeker Fırtına Ailesine. Büyük oğul gider ve yapacak bir şeyi olmadığını görür ve dönüp ertesi gün annesini yollar. Leman Teyze, oğluna bakmak ve kurtarmak için yanında kalmak ister. Doktorunda talebi bu doğrultudadır, ama Destek Kıtaları Komutanı “kalamazsın!” diye diretir. Her yere baş vurur, ama komutanlar kıllarını bile kıpırdatmazlar..

    Polisler de aslanın ağzındaki dişlerdir
    Adli müşavirden müsaade alınması söylenir ve oracıkta bir dilekçe karalar ve gider. Leman Teyze’yi, bir albay karşılar ve dilekçeyi daktiloyla yeniden yazdırır “sizin hakkınızdır. Taviz vermeyin ve mutlaka yazılı emir alın” der ve adli müşavirin odasını gösterir. “siz Fırtına’nın annesi misiniz” diye soran adli müşavir “siz gidin, ben bildiririm” dese de, Leman Teyze “benim yanımda telefon ediniz ve bana yazılı emr veriniz” diye ısrar eder. İstediği olur ve oğlunun yanında refakatçi olarak kalır. Bir buçuk aylık anne bakımıyla ancak oturur hale gelen  Doğan, yargılanır ve cezanın asgarisi değil, azamisi verilir. 74’te Ecevit’in afi ile ceza evinden çıkan Doğan, okulunu bitirir. Ama, 12 Eylül öncesidir ve okumak aslanın ağzındadır. Polislerin her bir de aslanın ağzındaki dişlerdir.

    Linç önlenir Boyabat’ta
    Boyabat yıllarında, gericiler ayaklanır ve liseyi basarlar. Amaçları, devrimci olan lise müdürü ve eşini linç etmektir. Tam o sırada baba Fırtına da okuldadır. Okul müdürü ve eşini arka pencereden Kastamonu’ya kaçırıp Sinop’tan asker ister ve linçi önler. “Cesur bir savcı vardı, hepsini attı içeriye. Sinop Milli Eğitim Müdürü bana ‘siz çocuklarınızı devrimci olarak yetiştiriyorsunuz’ deyince, ben çocuklarımı devrimci olarak yetiştirmekle iftihar ediyorum, dedim” diyen Leman Teyze, bu hayasız akınlara siper eder kendisini.

    12 Eylül sabahı…
    12 Eylül sabah Hasan Mutlucan’ın davudi sesiyle uyanan Leman Teyze, 71’de kendisini askeriyeden emekliye ayrılan eşini uykudan uyandırır ve darbeyi haber verir. Bu, Leman Teyze’nin hayatında tanık olduğu üçüncü  darbedir. Çocukları için telaşlanır, şaşırır, bocalar. Çünkü, sadece oğlunun annesi değil, bütün çocukların annesidir. Onun yemeğini yemeyen, çayını içmeyen, serdiği temiz çarşaflı yataklarında yatmayan ‘çocuk’ kalmamıştır. 12 Eylül öncesinde Doğan ve arkadaşları evde toplantı yaptıklarında, baba Fırtına  balkona çıkar ‘çevre güvenliği’ alırmış. Fırtına’ların telaş ve kaygısı yurdunu alçaklara uğratmayan o çocuklar içindir.

    Dört yıl, her gece telefonumuz çaldı
    Doğan’ın Evi ayrıdır ve arada bir gelip gidermiş anne ve baba Fırtına’lara. 12 Eylül’le birlikte bir daha oğulları Doğan’ı göremezler. Leman teyze. “istisnasız her gece, saat iki buçuk ila üç arası telefonumuz  çaldı ve ben uykudan  uyandım. ‘oğlum, gündüzleri arayamadığı için, geceleri arıyor’ diyordum içimden. Dört yıl boyunca böyle sürdü. Telefonumuzun çalmadığını ben de biliyordum, ama telefonun sesini duyuyor ve uyanıyordum. Limanlarda, sokak ve meydanlarda Doğan’ın  ‘aranıyor’ fotoğrafları asılıydı. ‘Doğan’ın fotoğrafını şuraya da asılmış’ diye haberler alıyorduk. Dört yıl boyunca oğlumu ne gördüm, ne sesini duydum, ne de bir haber alabildim” diyen, adı Leman, soy adı Fırtına olan bir anneydi.

    Doğan’ın yakalandığını haber vermezler
    Baba Fırtına gözlerinden rahatsızdır. Yeterince kan gitmediği için, defalarca retina yırtılması yaşar ve göremez olur.  84’te yine aynı sorundan dolayı baba Fırtına’yı Ankara’da Gülhane’ye yatırırlar. Anne Fırtına, bir gece rüya görür. Rüyada üstünde eski paltosu vardır. Gömleği yırtılmış, üstü başı perişandır Doğan’ın. Kocasını uyandırır ve ‘doğan yakalandı’ der, Anne Fırtına. ‘Hayra yor, tersini düşün’ der, Fırtına’nın babası.

    Doğan Filistin’den dönmüş, İstanbul’dadır. Takip yiyen bir arkadaşını uyarmak için gittiği evde polisin kurduğu karakola düşer ve yakalanır. Çocukları, hastanede üzülmesinler diye, Doğan’ın yakalandığını haber vermezler Anne ve baba Fırtına’lara. Bir ay sonra, hastaneden evlerine döndüklerinde oğul Fırtına’nın yakalandığını öğrenirler, ama korkmazlar ve sönmezler…

    Düşer Gayrettepe’nin yollarına
    Doğan sahte kimlikle yakalanmıştır ve Doğan Fırtına olduğunu  sorguda günlerce ret eder. Bunun üzerine polisler kaslarını çalıştırmaktan vazgeçip kafalarını çalıştırır ‘gidip anne ve babasını getirelim’ derler. Anne ve baba Ankara’da hastanede oldukları için, Doğan’la yüzleştirmeye evde buldukları, üniversiteyi bitirmek üzere olan küçük kardeş götürülür.  Yüzleştirme sırasında ağabeyini tanıması mı, yoksa tanımaması mı gerektiğini bilmemektedir, üniversiteli Fırtına. “ağabeyimi yıllardır görmüyorum. Benzetemedim, olabilir de olmayabilir” der, ama polisler “ulan nasıl tanımıyorsun! İnsan abisini tanımaz mı? Bunu da atlın içeriye” diye kükrerler ve bunun üzerine, kardeşi de işkence görmesin diye adını kabul eder Doğan Fırtına. Hastane dönüşü bunları duyan Leman Teyze, düşer Gayrettepe’nin yollarına.

    Bir başka hayata başlar
    Haber alır, ama göremez. Dört yıl sonra, ilk kez Selimiye’de oğlunu gören Leman Teyze “Doğan benim Doğan’ımdı, ama çok zayıflamıştı. Selimiye’de yargıladılar çocukları. Açlık grevleri sırasında mahkemeye getirildiklerinde hallerine çok üzülüyordum. Bir keresinde, Doğan yüzündeki cop izlerini mahkeme heyetine göstererek, bizi mahkemeye getirdiklerinde çırılçıplak soyup çirkin arama yapıyorlar. Bunları tutanaklara geçirmenizi istiyorum’ dedi. Babası göremiyordu artık, ama bu olayı duyar duymaz ‘haydi hanım’ dedi ve evden çıktık. Başbakan’a, Genelkurmay Başkanı’na, her yere telgraflar çektik.” diyen Leman Teyze’yi,  cezaevi kapılarında bir başka hayata beklemektedir.

    Yine aynı yerde, banklarda buluşurduk
    “Acı insanı birbirine bağlıyor. Haftanın üç günü otobüs tutup Ankara’ya gidiyorduk. O zaman, Günaydın adında bir otobüs firması vardı, bize indirim yapıyorlardı. İçimizde görüşe gelebilmek için alyansını satan yoksul anneler vardı. Faydası olurdu bu indirimlerin. İlk zamanlarda, doğudan, Diyarbakır’dan fazla gelen olmazdı. Ankara’da Güven Park’ta buluşur görev bölüşümü yapardık.  Kimimiz Genelkurmay’a, kimimiz Kara Kuvvetleri’ne, kimimiz Meclise, kimimiz de partilere dağılıyorduk. Öğle olunca, ellerimizde simitlerle yine aynı yerde, banklarda buluşurduk”

    Hep doğuya gidilerek de
    batıya varmak mümkündür.

     “İçeride işkence vardı, tek tip elbise uygulaması vardı, tutuklular yeterince beslenemiyorlardı. Tutukluların yaşam koşullarının düzeltilmesi için, Adalet Bakanlığı’na, Genel Kurmay’a, Meclise gider, bir yolunu  bulur, taleplerimizi dile getiriyorduk.Bütün polisler artık biz tanıyorlardı. İsviçre’den bir heyet gelmişti. Cizre’yi, Batman’ı, Midyat ve Mardin’i gezmek, yaylalara çıkıp göçebelerin kıl çadırlarını görmek istediler” diyen Anne Fırtına, bu sefer insan hakları rehberi değil, turistik rehberdir. Her gittiği yerde onu tanıyan komiserler, polisler ‘buralarda  ne işiniz var’ diyerek çatmadan çehrelerini sorarlarmış. Oya, devlet daha sonraki yıllarda, ora’larda da onlara çok ‘iş’ çıkaracaktır. Vedat Aydın öldürülür, yen içinde kalmaz kol. Yer gök inler Diyarbakır’da. O gün İnsan Hakları savunucusu yoldaşının cenaze törenindedir, anne Fırtına. Hep doğuya gidilerek de batıya varmak mümkündür.
     
    Çatmazlar çehrelerini,
    imanlarını boğdurmazlar.

    Bir seferinde, Kara kuvvetleri’nden bir albay, çatıp çehresini, hiddetlenerek, diş macunu tüpleri içine bildiri koyarak, içeri sokulduğunu iddia eder.  Adalet Bakanı Oltan Sungurlu durur mu yerinde. O da, ailelerin iç fanilaları eroinle ıslatıp kurutarak içeri yolladıklarını iddiasında bulunur. Gaflet ve delalet içindedir, Oltan. Oysa, o güne kadar içeri yiyecek, giyecek, okunacak kiyap yazacak kalem alınmamaktadır. Tutuklular cezaevi kantininde alış veriş yapmakta, giysilerini yamalayarak giymektedirler. “çocuklarımızın fikirlerine tahammülleri olmadığı için, bu tür yakıştırmalarda bulunuyorlardı” diyen Leman Teyze ve arkadaşları, bu haklı davada toplumun büyük bir kesiminin desteğini  alarak yollarına devam ederler. Çatmazlar çehrelerini, imanlarını boğdurmazlar.

    İlk açık görüş ve baba Fırtına…
    “85’te,  beş dakikalık olan ilk açık görüşümüzü  kazandık, Kurban Bayramı’ 26 ağustostaydı, bayramın ikinci günüydü olan 27 ağustostaydı açık görüş,  Görüş günü sabah kalktık. Eşim ‘haydi hanım bayramlaşalım’ diye şakalaştı bizimle. Gelininden kahve istedi. Kavesi geldi, içti on beş-yirmi dakika sonra, bir kalp krizi geçirdi. Kurtaramadık. Yanımda kardeşlerim var çocuklar var. Ben evvela anayım. Bak kaç senedir oğlumla yüz yüze görüşemedik, kucaklaşamadık. Ben evvela oğluma gideceğim, onu ziyaret edeceğim ve gelip cenazemi kaldıracağım, dedim. Gitmesem oğlum da beni merak edecek. Babasının hayatın kaybettiğini başkasından değil, benden duysun istedim”

    Fırtına’ların arasına ölüm girmiştir artık
    Çok perişandık. Görüş sabahı kardeşim ve küçük olumla görüşe gittik. Doğan ‘babamın gözleri rahatsız, geç gelirler’ diye düşünmüş. İsmi okununca,  Doğan alelacele geldi ve  ‘anneciğim, babamı getiremediğine göre kaybettik herhalde’ dedi. Ben sürekli ağlıyorum. ‘ağlama anacığım, sen bize lazımsın, buradaki bütün çocuklara lazımsın, ağlama. Kendini üzmeyeceksin. Ölüm bu, ne yapalım. Benim için üzülme. Arkadaşlarımın yanındayım, onlar beni  teselli ederler. Sen üzülme.’diyerek, o beni teselli etmeye çalıştı. Beş dakikalık görüş bitti ve o gün ikindi namazından sonra eşimi defnettik. Baba ve anne Fırtına’ların arasına ölüm girmiştir. Ölümün yurduna sürgün gitmiştir baba Fırtına. Çünkü, insanın istemeyerek çıkarıldığı her yolculuk sürgündür.

    Koca karı kendimi iyi hissetmiyorum
    Zamanla kendi örgütlenmeleri olan İHD’ yi kurarlar. (İHD sayfasına bakınız) O zamanlar Türkiye Büyük Millet Meclis’i bir eylül Dünya Barış Günü açılmaktadır. Tutuklu aileleri, Çanakkale, Bursa  ve Eskişehir cezaevlerini ziyaret ederek, Ankara’da Meclis’e giderler. Amaçları, barış çağrısı yapmaktır. İçeri alınmazlar. Didar Şensoy , Leman Teyze’ye ‘koca karı kendimi iyi hissetmiyorum’ der ve yığılır yere. Arkadaşının ölümünü duyurmak yine Fırtınaların annesine kalır.

    Der Özal…
    Özal, ölmeden bir ay önce, İHD heyeti Çankaya’ya çıkarlar ve Cumhurbaşkanı’na İnsan Hakları Dosyasın verir. Heyetin en yaşlı üyesi olarak göründüğü için, Leman Teyze’ye bakarak ‘bugün karşınızda olanlar, yarın yanınızda yer alacaklar. Sakın bu mücadeleyi bırakmayın’ der, Özal.
     
    Bugün Leman Teyze’leri için kapılarını açık tutuyorlar.

    Üç askeri darbe görmüş, üç çocuğu ve eşini toprağa vermiş bir asker eşi, bir insan hakları savunucusu, devrimci annesi ve bütün tutukluların Leman Teyze’sidir, o.
    O, İHD’nin Genel Başkan Yardımcısı’dır. Işıkveren’e kadar giderek, Halepçe Katliamı’ndan kaçan Kürt mültecilere ilaç taşıyandır.
    12 Eylül öncesi, iki kez evi, bir kez iş yeri bombalanan, faşistlerin defindeki aydınlardan biridir, o.
    “aslında kapımızın önündeki ayakkabıların bir fotoğrafı çekilseydi o zaman, o ayakkabılar çok şey anlatırdı’ diyen  Leman Teyze’nin o günlerde kapısını açık tuttuğu bütün çocukları, bugün Leman Teyzeleri için, kapılarını açık tutuyorlar.
     

    767 okuma

    15 Mart 2007

    tahsin sülekoğlu’la söyleşi

    TAHSİN SÜLEKOĞLU’yla söyleşi.

    ‘ANNE BANA KIRK İKİ NUMARA TERLİK YOLLA…


    Unuttuk onları, unutmadık onları… Unuttuk, unutmadık… Unut, unutma!..
    Bakırköy sahilinde yürüyorum. Hava güzel, sevgililer sarmaş dolaş. Elimde papatyalarla sevgilimle buluşur gibiyim. 12 Eylül dönemi boyunca karanfillerle cezaevi kapılarında dolaşan Tahsin Amcaya gittiğimi bir ben biliyorum. Tahsin Amca, Yusuf Ziya Sülekoğlu’nun babası, aynı dönemi ve aynı zorlukları onunla yaşayan Şaziment Teyzenin de onun elli yıllık hayat arkadaşı. Yetmiş dört yaşında ve evinde hasta yatıyor. Papatyalardan fal açıyorum; Unuttuk onları, unutmadık onları… Unuttuk, unutmadık… Unut, unutma!..

    Uymuş arkadaşlarına ve o çocuk haliyle Trabzon’dan İstanbul’a kaçmış. Bir kişi gelmiş, ama çocukları, gelinleri, damat ve torunlarıyla kocaman bir aile olmuşlar. İkinci Dünya Savaşı yıllarını hiç unutmamış. Evden gizlice aldığı peynir ve ekmeği yoksul çocuklara dağıtırmış. “Benim sosyal yapım bu, ben ne yaptıysam oğlum Yusuf da onu yapmıştır. Onunla iftihar ediyorum. Çocuklarımın benim gibi düşünmelerini doğal karşılıyorum. Merhamet alabildiğine, gani” diyor. Tahsin Amca, sözü hastalığına getirerek “İnsan sadece hasta yatmaz, ruhumuzu çok yatırdılar.” diyor. Plastik işinden tutun da, kolonya imalatına varıncaya kadar bir çok işi yapmış. Kimseyi kandırmamış, kimseyi dolandırmamış, ama yeri gelince kavga etmeyi bilmiş. Fener-Balat ve Aksaray’da oturmuş. Son elli yıldır da Bakırköy’de ailece yaşıyorlar. Dedeleri Kafkasyalı, kendisi Trabzonlu, çocukları Bakırköylüydü, Tahsin Amcanın.

    İlkokul mezunu, ama Türk Hava Kurumu ve Kızılay hariç, Bakırköy CHP gençlik kolları başkanlığı dahil, bir çok dernek ve kuruluşta yöneticilik yaparak kendini geliştirmiş. Polis, 12 Eylül öncesi ve sonrasında evlerinde sürekli karakol kurmuş, ama “birçok densizle muhatap olduk” derken, polislerin hepsini bir kefeye koymuyor. Kendisini, eşi Şaziment Teyzeyi, çocuklarını tek tek gözaltına almışlar. Kimi bir ay, kimi yirmi gün kalmış Gayrettepe’de. “Bize yapılanlar neyse, gençlerin öldürülmelerini unutup, silip atamıyoruz.” derken Tahsin Amca, bedeninin acısından çok, ruhunun acılarını ortaya koyuyor.
    Yusuf’un ‘vur emri’ varmış. Hep vurulacak diye bekliyorlarmış. Bu nedenle televizyonda haberleri takip etmek onlarda bir hastalık halini almış. Bir sabah işe giderken, Yusuf‘un yakalandığı haberini yine Yusuf’un bir arkadaşından almış. ‘Canlı yakalandı’ cevabı Tahsin Amcayı rahatlatmış. Yusuf’u her yerde aramışlar, dilekçeler yazmışlar, telgraflar çekmişler, haber yok. Bir gün okuldan eve dönen büyük kızları da gözaltın alınca, dertleri iki olmuş. Gözaltındaki kızı bir gün annesine ‘Anne bana kırk iki numara terlik yolla.’diye haber yollayınca, Yusuf’un polisin elinde olduğundan emin olmuşlar. Elli dokuz gün Yusuf’u hiç görmemişler. Mahkemede gördüklerinde ise oğlunu bir hayalete ben benzetmişler. Metris’te görüş yasağı olduğu için hiç görüşememişler. Ancak yedi ay sonra Sultanahmet’e sevk ettiklerinde Yusuf’la ilk görüşlerini yapabilmişler.

    “Eskiden üç kişi Çankaya’ya çıkamazdı. Açlık grevlerini bitirmek için üç otobüs Çankaya’ya çıktık. Beni, Didar Hanımı ve Dursun Karataş’ın abisini temsilci alarak görüşmeye aldılar. Söz aldık ve bir gün sonra uygulattık. Biz aileler siyaset ayırımı yapmadık, çocuklarımız dedik, onların inançları dedik ve bu doğrultuda bir birlik oluşturduk. Bu birliğin sesini dünyanın her tarafına duyurmanın fırsatını da yarattık.” diyen adam binlerce anne ve babalardan sadece biriydi…
    Metris Cezaevi’nin karşısındaki mezarlığı illegal, yakındaki bir kahvehaneyi de legal büro olarak kullanmışlar. Kahvehanenin sahibi hemşerisiymiş, sivil polisleri onlara gizliden göstererek yardımcı da oluyormuş. Dilekçe ve broşürleri mezarlıkta hazırlıyorlar, kahvehanede de toplanıyorlarmış. ‘Bir taksim vardı, bagajı matbaa gibiydi.’ diye ekliyor Tahsin Amca.

    Bir gün, yemeğinden sigarasına varıncaya kadar her türlü ihtiyaclarını karşıladıkları, bir tutuklunun babası, Bahattin diye birisi Tahsin Amcayı ihbar etmiş. Kahveden alıp götürmüşler. ‘Taksinin bagajını arasalar yandım.’ diyor. Birinci şube, Selimiye’ye derken savcının karşısına çıkarıyorlar. Savcı ‘Bu tür şeyler için buraya niye adam getiriyorsunuz’ diye kızıyor ve bırakıyor Tahsin Amcayı. ‘Sonradan öğrendik ki, Bahattin denen adamın oğlu da onun gibiymiş.’diyerek 12 Eylül’ün insanı ne kadar kirlettiğini hatırlatıyor.

    Selimiye Cezaevi’ndeyken, Yusuf’un itirafçı olması için, ‘yardım’ istemiş ve bir çok vaatte bulunmuşlar. ‘Gözlerim bağlıydı, ama yetkili biri olduğu belliydi.’ diyerek ekliyor ‘Bana değil, oğlum elinizde, ona sorun, kabul ederse, o eder. Ben bugüne kadar oğluma hiç baskı yapmadım, şimdi de yapmam.’ demiş. Yusuf’un annesi Şaziment Teyzeye de aynı tekliflerde bulunmuşlar, ama her ikisi de kabul etmemişler.

    “Buradan Bartın’a gidiyorduk, yüz kişi. Bayram havası içinde giderdik. İsmini vermeyeceğim bir savcısı vardı Bartın’ın. Büyük adamdı, demokrasi örneğiydi. Çocuklarımızla rahat rahat görüştürürdü bizi. İşte böyle bir insanı da tanımış olduk. Ailelerden kimi bileziğini, kimi altınını sattı, tarlasını, çiftini, öküzünü sattı. Birikimlerimizi tükettik. Çocukları cezaevinde olanlarla kocaman bir aile olmuştuk. Anadolu’dan geliyor, zar zor Metris’i buluyor ama nasıl döneceğini bilmiyor. Ortada bırakmak olur mu? O cahil dediğimiz Anadolu kadınının direncine hayranım ben. O fakir fukara anaların dirençleri, çocuklarına olan sevgileri, o polisin, o askerin üzerine yürümeleri anlatmakla bitmez. Bana birisi, ‘bu olayların onda birini yaşarsanız ne yaparsınız?’ diye sorsaydı. Ölürüm derdim. O sevgi öyle bir şey ki, onun ne fotoğrafı çekebilir, ne de anlatabilir.” diyerek, o büyük direnmenin sevgiden beslendiğini bize anlatmak istiyor.

    “Bir bayram görüşünde, ‘fotoğraf çekmek serbest’ dediler. Kadıköy’den bir fotoğrafçı getirmişler. Çekilen resimleri alabilmek için kuyruğa girdik. Adam da bizi tersliyor, hakaret ediyor. Sağcı. Baktık olmuyor, toplanıp gittik ‘arkadaş şu resimleri verecek misin, yoksa zorla mı alalım?!’ dedik. Adam niyetimizi anladı ve fotoğrafları aldık. Kendi yolumuzu kendimiz bulmak zorundaydık. Bilmediğimiz bir hayatı yaşayarak öğreniyorduk.”

    “Yusuf, bir ağustos bin dokuz yüz doksan birde afla çıktı. Çıkanlar kadar içeride kalanlar da oldu. Diyordum, çocuklar çıktığında hepsini bir odaya toplayayım, yere kilimler battaniyeler sereyim ve hepsinin arasına girip yatayım… Olmadı, yapamadım, içimde bir uhde olarak kaldı… Tabi dışarı çıkmalarıyla her şey bitmedi. ‘Faili meçhul cinayetler’ işleniyordu, yine kayıplar vardı… Halen o korkuyu içimizden atmış değiliz.”

    “Aslında çok abarttılar. ‘Savaşı biz kazandık’ diyorlardı, ama ortada bir savaş yoktu. Yönetime talip olmak vardı. ‘Arkadaş siz sağcılar olarak bu memleketi yıllarca yönettiniz de ne yaptınız? Bırakın biraz da biz yönetelim.’ Olay buydu aslında. Çocuklarımızın ve bizlerin çabaları heba olup gitmemiştir. Uzun zaman Türkiye’de hiçbir şeyin değişmeyeceği fikri vardı. Bu fikri sabitlik kırıldı. Kaç tane gencin yaşamını elinden aldılar. Bazı geceler hepsi aklıma geliyor, duygulanıyor, kendi kendime ağlıyorum.” diyen Tahsin Amca hasta, ama kendisine değil o genç insanlara ağlıyor…

    Onlar anne ve babalarımız olarak zaten hep vardılar. Çocukları vurulup içeri atılınca, dört bir yanından evlerinden tek tek çıkıp bizim kadar çoğaldılar. Çocukları neredeyse, onlar da orada oldular. 12 Eylül’e tek başına muhalefet oldular. On- on iki yıl sonra çocukları cezaevcilerinden çıkınca, tekrar sessizce geldikleri evlerine geri döndüler. Kayıp ve kazançları toplanamayan aşk gibiydiler. Onlara aşk olsun!…
     

    649 okuma

    14 Mart 2007

    ahmet kaya için

     Gönül ve kalp kırıklığımızı dillendiriyorum

     

    Güten Kaya’yla 78′liler Tükenmez Dergisi’nin 3. sayısı için yapılan röportajı

    Akşamın ağırlığı çökmüş İstanbul’un üstüne. Cihangir’de Gülten Kaya’yla konuşmaya gidiyorum. Ahmet ve Gülten Kaya, birbirine karışmış iki hayat. İçinde aşkların, ayrılıkların, işkencelerin, mahpuslukların, sürgünlerin, ölümlerin ve çocukların geçtiği hangi hayat özetlenebilir ki? Bu nedenle anlatılan ve yazılanlar hep eksik kalacaktır.

     

    Göç ve nöbetleşme dinlenme. Aslen Dersim Ovacık’lıdır. Babadan alma soy ismi Hayaloğlu’dur, Gülten’in. İlkokul ve lise yılları Elazığ’da geçer. Lise bitince İstanbul’daki ağabeyi Yusuf Hayaloğlu ile yaşamaya başlar. 12 Eylül öncesidir ve gençlerin başı beladadır..  

    81’de üniversite sınavına girdiği gün gözaltına alınır ve Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne devam edemez. 12 Eylül sonrasıdır ve sorgu süresi üç aya çıkarılmıştır. Operasyonun en son yakalanan ’suçlu’su olur Gülten. Bir metreye bir buçuk metrelik sorgu hücresinde Buket Öktülmüş, Yurdusev Özsökmenler, Ümit Efe, Emil Galip Sandalcı’nın kızı Defne dahil on üç bayan arkadaşıyla aynı hücreyi paylaşırlar. Hücre küçüktür, hepsinin birden oturmaları mümkün değildir. Sorgudan gelenlere öncelik tanıyarak nöbetleşe dinlenirler.

     

    Metris Akademisi Otuz gün Gayrettepe’de sorgulandıktan sonra, diğer arkadaşlarıyla beraber Selimiye Kışlası’na, orada tutuklanıp Metris Askeri Cezaevi’ne yollanırlar. Metris Askeri Cezaevi Kadınlar Bloğu Gülten’in artık değişmez adresi olacaktır. Kendi deyimiyle, o artık ‘85 yılına kadar Metris Akademisi’nin öğrencisidir.  

    Eylem kırıcı Gülten’e Koğuş hayatını sorduğumda, gülerek "ben bir seferinde eylem kırıcılığı yaptım” diyor. Bir gün dışarıda belediye, çöplerin poşetlenerek bırakılması biçiminde yeni bir uygulama başlatır. Tutukluların bundan haberi yoktur. Cezaevi yönetimi ‘çöplerinizi artık poşetleyip vereceksiniz’ biçiminde tutuklulara tebligatta bulunur. Tutuklular ‘bize çöp poşetleri satarak üzerimizden rant elde etmek istiyorlar’ gibi bir saptamayla çöpleri vermeme kararı alırlar. ‘Çöp direnişi’ başlamıştır artık.  

    Bir taraftan çöpler birikir, diğer taraftan sinek ordusu oluşur. Her sabah sayımda tutuklular çöplerini vermemek, askerler çöpleri almak için kapışırlar. Kokan çöpler, subayın koğuşa girmeden, dışarıda kalarak sayım yapmasına yaramıştır. İdare direnişi kırmak için suları da keser. Çöp artık kazanılmış bir mevzidir (!) ve asla geri adım atılamaz.

     

    Altı metrelik koridorda volta atılacak yer kalmamıştır. Sinekler, çöp kokusu, çöpleri almaya çalışan askerlerin sabah hücumları devam ederken, Gülten bir gün koğuş nöbetçisi olur. Çöp artık tutukluların sağlığını etkileyecek boyuta gelmiştir. Gülten eylemi kırmakta kararlıdır. Kahvaltıya kadar atabildiği kadar çöpü dışarı atar. Askerler burunlarını tutarak, Gülten eleştirilerek çöp direnişi son bulur. O, artık bir eylem kırıcıdır!

     

    Tahliye Gülten 85’te tahliye olur. Hüküm yediği için artık okula da dönemez. O çıksa da, birçok arkadaşı idam ve müebbet gibi ağır cezalar aldıkları için halen içeridedir. Dışarıdaki dağınıklığı toparlamaktan ziyade, içerideki arkadaşlarının daha iyi koşullarda yaşamaları, idam almış ve dosyaları Meclis’te bekleyen arkadaşları, arkadaşlarının ailelerinin sorunları öncelik kazanır. Aklı ve kalbi içeride, bedeni dışarıdadır Gülten’in  

    Ahmet Kaya’yla ilk tanışma Gülten’in tahliye olduğu günkü ruh hali ‘Keşke çıkmasaydım’ biçimindedir. Dışarıda durum daha yakıcıdır. Arkadaşlarıyla sabahlara kadar neler yapabileceklerini konuşurlar. Gecenin tartışmaktan yoruldukları geç bir saatinde, arkadaşları Gülten’e bir kaset dinletmek isterler. Kaset, Ahmet Kaya’nın ‘Ağlama Bebek’ adındaki ilk albümüdür ve yeni çıkmıştır Kaset Gülten’in umurunda değildir. Şarkılar arkadaşlarına çok umut vermiştir. Yatarken dinlemeyi kabul eder ve gece tek başına yattığı yatakta Ahmet Kaya’dan önce o’nun şarkılarıyla tanışır.  

    Kahvaltıda Ahmet Kaya’nın kim olduğu sohbeti yapılır. Arkadaşları kasetin bir kopyasını yapıp Gülten’e verirler. Ahmet Kaya’yı her fırsatta dinler. İçerideki arkadaşlarına mektuplar yazar, onlara Ahmet’in şarkılarından bahseder. Albümün üstünde bir üniversite öğrencisini andıran gözlüklü bir gencin resminden başka bilgi yoktur.

     

    İş bulur Selda Bağcan da, bir süre Gülten’lerin yanında tutuklu kalmıştır. Gülten dışarı çıktığında görüşürler. Selda Ruhi Su’nun cenazesine birlikte katılmaları için Gülten’i arar, ama Gülten cenazeye katılamaz. Selda İzmit’e gider. O aralar hayatını kurgulamak ve bir yerde çalışmak kaygısındadır Gülten. Bağcanlar stüdyo kurmuştur ve Selda’nın birlikte çalışma önerisini kabul eder. Ahmet Kaya’nın ilk albümünü Sezer Bağcan’ın stüdyosunda hazırlanmıştır. Gülten ve Selda’nın, Ahmet Kaya ile ilgili düşünceleri aynıdır; ‘çok yetenekli, inanılmaz bir adam’ !  

    Ahmet Kaya’yla yüz yüze “Kayıt stüdyosunda çalıştığım bir gün kapı çalındı ve kapıyı açtım. Bir adam ‘Selda Hanım’la randevum var görüşebilir miyim’ dedi. Onları buluşturup odama geçtim. Selda, ‘Gülten bak, o çok beğendiğin adam, Ahmet Kaya bu’ dedi. Selda’nın bunu söylemesi hoşuma gitmemişti. Karşımda kara yağız, son derece yakışıklı bir adam var. Ben de ‘şarkılarınızı seviyorum’ dedim. Selda bizi tanıştırırken, ‘Metris Askeri Cezaevi’nden koğuş arkadaşım’ demesi, Ahmet’in ilgisini çok çekmiş. Odama geri döndüm, ama hemen arkamdan Ahmet geldi. Durmadan bana cezaevine ilişkin sorular soruyor ama ben anlatmak istemiyordum. Peş peşe soru sorması beni bunalttı. Şarkıları hariç, Ahmet’e ilgili hiçbir fikrim olmadığı için ‘amma da meraklı adam, ne alakası var bunlarla’ diyorum içimden. Ahmet’i tanıdıkça, onun kalbinin nerede attığını anladıkça, o soruları yerli yerine oturttum. Böyle başladı Ahmet’le ilişkimiz”  

    Evlilik, şarkılar ve dayanışma İkinci albüm, ‘Acılara Tutunmak’ın mutfak çalışmalarıyla birlikte Ahmet’le aramızda çok iyi bir dostluk da başladı. Kısa zamanda sevgi ve aşka dönüşen bu ilişki gelişince herkes ne yapar, ailesiyle tanıştırır. Ben Ahmet’i ilk önce o büyük ailemle, yani arkadaşlarımla, sonra arkadaşlarımın aileleriyle tanıştırdım. Ahmet bütün tanıklıklarını şarkılara dökmeye başladı. Evlendiğimizde Ahmet cezaevi arkadaşlarımla mektuplaşmaya başladı. Metris’e gidip kapıda ailelerle birlikte oluyor, İçerideki arkadaşlarla görüşmenin şartlarını zorluyor, ama görüştürülmüyordu.  

    Konservatuarlı bir arkadaşımız vardı, gazetelerde silahlarını keman kutusunda taşıyan, sarı saçlı kemancı diye çıkmıştı. Ahmet, ‘Sarı Saçlı Kemancı’ şarkısını yaptı. Filiz isimli arkadaşıma ‘Fikrimin İnce Gülü’ şarkısını yaptı. Annelerle ilgili şarkılar yapmaya başladı. Şarkılarının odağında sokak ve cezaevleri vardı. Açıkçası ‘85 sonrası Ahmet Kaya şarkılarına baktığımızda toplumsal tarihi okumak mümkün. Ailelerle beraber Yargıtay duruşmalarına girdi Ahmet. Öğrencilerinin açlık grevlerini destekledi. İnsan Hakları Derneği kuruluşunda destek oldu. İçeriden çıkan adamın şarkısını yaptı. Anneler kayıp çocuklarını aramaya çıktıklarında ‘Beni Bul Anne’ şarkısını yaptı. O şarkıları tek tek söylememe gerek yok, ama bizim hayatımızda paralel gidişat hep devam etti. “Şarkılarım Dağlara” deyip, konsept albümü yaptık”

     

    Anlayamıyordu Dış dünya Ahmet’i henüz algılayamamıştı. Hem sol’da hem sağ’da ona karşı direnç gelişiyordu. Ahmet bunları tebessümle izliyor ve ‘bunlar eşleri ile kavga ettiklerinde gece Çaykowski’yi mi dinliyorlar, yoksa ‘Olmasaydı Sonumuz Böyle’ yi mi? İlla ki beni dinlediklerini gayet iyi biliyorum. Yoksa kim bu on binler?’ diyordu.  

    Gelen mektuplar ‘Ben devrimcilerin böyle müzikler yaptığını bilmiyordum. Eskiden Ferdi Özbeğen dinliyordum, şimdi neler okumam lazım? Ben nasıl devrimci olabilirim’ gibi çuvallar dolusu mektuplar alıyorduk. Sanatın işlevi de zaten budur. Muhalefeti örgütlemek ise politika yapanların işidir.  

    Sürgün şarkısı 89’da cezaevinden çıkanların başında infaz yasasının keskin kılıcı vardır. Bu arkadaşların bir kısmı, yaşamsal nedenlerden dolayı soluğu yurt dışında aldılar. Onlar sürgün yaşamaya başladığında Ahmet Kaya, ‘Dönecekler bir gün, al kırlara, boz kırlara güneşi sunacaklar. Yanacaklar ama bir daha asla yalnız kalmayacaklar’ şarkısını yapar. Ahmet Kaya o zaman sürgünü, sürgün duygusunu bilmez, ama hayat onu şarkısının içine atıp Paris’e yollar.  

    Albümleri kim alıyordu “Sol’un sahiplenmesi Ahmet Kaya’yı çok motive ederdi. Oysa hayatının son gününe kadar sahipsiz olarak yaşadı. ‘Beni sağcılar sevmez, solcular da sevmiyor. Peki ben bu albümleri kime satıyorum? Konserlerime gelen on binler kim? Bunu biri bana açıklasın’ diyordu, Ahmet. Kendisini ifade ettiği tüm mecralar Ahmet’i dışlıyordu. Belki sol, kendisini o güçle birlikte daha iyi ifade edecekti. Bunlar da solun çıkarması gereken dersler arasındadır. Ben gönül ve kalp kırıklığımızı Ahmet Kaya adına da sol muhalefete karşı dillendiriyorum. Hala sosyalistim ve ölene kadar da öyle kalacağım. Ahmet Kaya da bir sosyalistti ve bir sosyalist gibi yaşadı, bunun tanığıyım ben”  

    İki buçuk milyon sattı “Bu ülkede bir tek albümü iki buçuk milyon satmış bir sanatçıdır Ahmet Kaya. Bir aileyi dört kişi sayarsak on milyon gibi bir rakama ulaşır. Dünyayla kıyasladığımız zaman, bunun ne kadar inanılmaz bir rakam olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Hangi partinin on milyon taraftarı vardır? Oysa Ahmet Kaya ‘ben bir parti kursam çok büyük olabilirim’ ironisi yaptığında ‘çok ukalasın’ derlerdi.  

    Seksen bin üye “Şimdi, seksen bin üyenin kayıtlı olduğu www.ahmetkaya.com diye bir web sitemiz var. Ahmet Kaya’nın yokluğunun dördüncü yılında günde yirmi bin kişi siteyi ziyaret ediyor. Tüm medyanın yok saydığı, tüm sistemin yok saydığı aşamada bunlar oluyor. Görmezden gelmemek lazım.”  

    Ne engel var? “Mesela yıldönümleri oluyor. Sol bu değerlere sahip çıkma geleneğini hala edinemedi. Ahmet Kaya’nın yokluğunda toplumsal muhalefetin bir araya gelip onu sahiplenmesinin önünde ne engel var? O seksen bin üye orada öylece duruyor. Ben onlara sadece Ahmet Kaya şarkılarını sunabilirim. Başka şeyleri de başkalarının sunması gerekir”  

    Kendini dost ilan edenler ”Ahmet yalnız bırakıldı. Elli yıl sonra birileri arşivleri açıp 78′liler Tükenmez Dergisi’ni okuduğunda bilsinler diye söylüyorum: Ahmet Kaya DGM tarafından tutuklandığı zaman halktan birkaç kişi, Erdoğan Tatlav, eşi Sebla, Eren Keskin ve o zamanki Baro Başkanı Yücel Sayman ve bizim üç özel arkadaşımız vardı. Ahmet sürgündeyken iki yıl boyunca DGM’ye tek başıma gittim. Bu beni hüzünlendirmesin mi? Birileri kalkıp ‘ben Ahmet Kaya’nın dostuyum’ dediğinde sarsılıyorum. Ahmet Kaya yalnız bırakılmıştır. Sosyalistlerden, sanatçılardan ve kendini dostumuz ilan edenlerden bahsediyorum. Ahmet Kaya’nın cenazesine gelinmesinin de benim için bir değeri yoktur. Bunlar onu geri getirmez. Yalnız bırakılmasaydı Ahmet’in ömrü uzardı. Bir selama, telefona hasret kalması, Ahmet’in ömrünü kısalttı”  

    Kızım dokuz yaşındaydı “O sürgündeyken ben tek başınaydım. Kızım dokuz yaşındaydı, tek başıma okula gidiyor, ’senin baban Apocu, bölücü’ suçlamalarını tek başına üstleniyordu. Eve elektrik tamircisini çağırdığımda bile ‘bunlar bölücü’ diye gelmiyordu. Can güvenliğimiz yoktu. Hiçbir demokratik örgüt kişi ve kurum benim kapımı çalıp ya da Ahmet’i arayıp ‘dostum merak etme, biz buradayız. Melis’ciğim merak etme bir şeye ihtiyacın olursa ben de senin amcanım.’ Demedi kızıma”  

    Kalbimin cenneti “Aşık Mahsuni, Ahmet’in sürgün yaşadığı eve giden tek insandır. Mahsuni İstanbul’da bana geldiğinde ağlayarak ‘Ahmet bana melemen yaptı. Mutfak masasına oturup beraber şarap içtik. Dönüşte başımı kaldırıp beşinci kata baktığımda Ahmet balkonda bize el sallıyordu. Ahmet’i orada yalnız bıraktık diye arabada ağlamaya başladım.’dedi. Eminim Aşık Mahsuni’yi melekler koruyordur. Tıpkı Ahmet gibi, o da benim kalbimin cennetindedir”  

    Onuncu yıl marşı “Mehmet Aslantuğ tarihsel bir isimdir benim için. O ödül gecesinde Mahsun Kırmızıgül Onuncu Yıl Marşı’nı okurken, ya da diğerleri de benzer tavır içindeyken, kalkıp bize atılan çatal kaşık ve bıçaklara kendisini siper etmiş bir insandır.  

    Yer yerinden oynuyor Biz albüm çalışması içindeydik. Ahmet zaten Kürtçe bir şarkı okuyacaktı. Kürt halkı köşeye sıkıştırılmış, yok sayılıyordu. Ahmet ‘bir şey yapmam gerekiyor’ diyordu. Ne yazık ki, Kürtçe’yi de hiç bilmiyordu. Yok sayılan bir dil olduğu için öğretilmemişti ona. Yine de kendi dilinden bir şarkı söyleyip halkına moral vermek istiyordu. Ahmet Kaya’yı takip eden magazin gazetecileri için haber değeri taşımaz mı bu? Gece, onların zaten. Derneğin yönetiminde Kürtler de, Aleviler de var. Ahmet’i hep kalbi ve beyni yönlendirirdi ve bunu ancak canlı yayında Türkiye’ye açıklayabilirdi. Ahmet ‘yeni bir albüm çalışması içindeyim. Artık Kürtçe bir şarkı okuyacağım. Bu ülkede Kürtler var, Kürt dili var, yok sayamazsınız’ dedi ve yer yerinden oynadı”  

    Benim dağım devrildi “Şimdi o gecede ne işi vardı’ denebilir mi? Buralar doğru kullanıldığında önemli kürsülerdir ve cesaret gerektirir. Oscar Ödülleri Töreni’nde Marlon Brando’nun kendisini acıtan bir şeye karşı tavrını açıklaması ile bunun arasındaki fark ne? Ahmet Kaya da ‘magazine emek verenler adına, İHD adına, Cumartesi Anneleri adına, tüm demokrasi güçleri adına bu ödülü alıyorum. Çünkü bunlar beni motive ediyor’ dedi. Eğer Ahmet Kaya, Mahsun Kırmızıgül, İbrahim Tatlıses ve diğerleri gibi Reha Muhtar’ın yanına gidip ‘abi ben yanlış anlaşıldım’ deseydi, benim o Ahmet Kaya’ya zerre kadar saygım kalmazdı. O ölümü pahasına bu cesareti göstermiş bir sanatçıdır. Benim dağım devrildi diyorum, acısını ben çekerim. Budur hikayenin özeti”  

    Mazlumlardan yana “Ahmet’in annesi bana kızımız Melis’i kastederek ‘büyük kızın nasıl’ derdi. Ahmet’i kast ederek de ‘küçük oğlun nasıl’ diye sorardı. Bir çocuk kalbiydi Ahmet’inki. Babasına daha yakındı, ama annesine şarkılar yaptı. Ahmet, babasının annesine karşı duyduğu aşkı, bir Kürt erkeğinin, bir Türk kızını sevmesinde yaşanan zorlukları, o iç acısını hep anlatırdı. Baba tarafını mazlum bulduğu için hep mazlumlardan yanaydı Ahmet”  

    Atatürk’le İnönü ilişkisi “Ben gerçek aşkı Ahmet’le yaşadım. On yedi yıl boyunca, her gün arabasının motor sesinin susup merdivenlerde ayak sesini duyduğum an kalbim çarpardı. Ahmet kendine göre ilişkimizi Atatürk’e atfen ’sabahlara kadar Ankara’yı beklerim. Şafak söktüğünde uyurum, bilirim ki İsmet uyanmıştır’ diyerek tanımlardı. Biz ortak hayatımız içinde Atatürk’le İnönü yoldaşlığı yaşadık. Bu yaşananları tarihe doğru taşıyacak olan kişi benim ve bu bana enerji veriyor”  

    Biraz da sen ağla “Ahmet Kaya’dan geriye ne kaldıysa, yaşadığım sürece bunları derleyerek, toplayarak, estetize ederek paylaşmayı hedefliyorum. İçinde Kürtçe şarkının olduğu albüm için, Ahmet’ten üç ay sonra stüdyoya girdim. Kürtçe şarkıyı, video klibiyle birlikte mutlak yayınlamam lazımdı. Arşiv görüntülerinden klibte yapıp CD’yle birlikte yayımladım.”  

    Bir albüm “Televizyonlar umurumda bile değil. Başkası Ahmet Kaya şarkısı okuduğunda yayınlıyorlar, ama Ahmet’in kendi sesinden yayınlamıyorlar. ‘Saygı Albümü-Dinle Sevgili Ülkem’ için belki erkendi, ama doğru bir projeydi. Arkasından, ‘Biraz da Sen Ağla’ adında hiç okunmamış, hiç duyulmamış şarkılardan oluşmuş bir albüm yaptım.”  

    Yayıncılık ve kitap “Gülten-Ahmet-Melis’in kısaltılmışı olan GAM adı altında yayıncılığa da başladık. Ben de her an devreden çekilebilirim. Tüm Ahmet Kaya ürünlerini bir çatı altında toplamak, geleceğe derli toplu taşımak istiyorum. Asıl önemlisi Ahmet Kaya’nın ‘İlahi Hukuk Komedyası’nı, yargılandığı davayı bir hukuk dosyası olarak yayınlamak istiyorum. Ferzende Kaya’nın tanıklıklara dayanarak derlediği, ‘Başım Belada’ adındaki kitabın yayın haklarını aldım ve Kürtçe’ye de çevirttim. Kitapta yer almayı o zaman reddetmiştim. Devraldıktan sonra, ben Türkçe, Mehmet Uzun da Kürtçe bir önsöz yazdı. İki yeni önsöz ve özel bir posterle yeniden yayınlıyorum.”  

    “Bir Ahmet Kaya Kitaplığı serisi başlattık, devamı gelecek. Olabilirse eski albümlerinin haklarını almaya çalışıyorum. Onların davaları sürüyor. Müzik ve kitap alanında şimdilik sadece Ahmet Kaya ile sınırlı kalmak istiyorum”.

     Borçluyum “Kendi adıma: Devrimci oluşuma, Gülten Hayaoğlu’yken, Gülten Kaya, ya da Gülten Kaya Hayaloğlu oluşuma, Ahmet’ten bana miras kalan Melis’e çok şey borçluyum”

    945 okuma

    Nüfus cüzdanım, diplomam hala oradadır.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Annem Güllü Öztürk’le bir geçmiş…

    Nüfus cüzdanım, diplomam hala oradadır.
    Belki bir araştırmacının işine yarar diye, Sıdıka Avar’ın öğrencisi olan annemin hafızasında kalanları aktardım.

     

    Mazgirt’te Kalakulplu bir okul müdürü vardı. Babama “ Elazığ’da iyi bir okul var, kızını oraya ver, okusun” demişti. Babam da beni alıp Muhundu üzerinden Mazgit’te götürdü. Yaya gittik, o zaman araba yoktu. Yaşım tutmuyordu. Babam beni Mazgirt’e bırakıp köye gitti, yaşımı bir yaş büyüttü ve geldi. Bir hafta Mazgirt’te Kalakulplu o müdürün evinde kaldım.
    …..
    Babam yaşımı büyüttü geldi ve beraber yaya düştük yola. Yolda bazı yerlerde çeşme yoktu, atların ayak izlerine dolmuş yağmur suyunu avucumuza alıp boğazımızı ıslardık. Pertek üzerinden gidiyorduk. Pertekli yetim bir kız da vardı, o köyün muhtarı babama yalvardı “ bu öksüzü de beraber götürün, okusun hayatını kurtarsın” dedi. O kız da oradan bize katıldı. Yolda bir köpek saldırdı, kızın eteğini yandan yırttı. Eteğini tuta tuta bir başka köye kadar gittik. O köyde eteğini diktik. Adını şimdi hatırlamıyorum, ama benden yaşça daha büyüktü…
    …..
    Yok, başka kimse yoktu. Ben, babam ve Pertekli kızla beraber üç kişiydik. Bizden sonra Gedukların kızları çok geldiler. Benden öce de vardılar. Şakire vardı, Vahide vardı, Fatma vardı, Emiş vardı…
    …..
    Elazığ’da vilayete gittik, babam evraklarımızı tamamladı ve okula gittik. Evet, Kız Sanat Okulu’na gittik. Okula aldılar bizi, saçımızı, tırnaklarımızı kestiler, üstümüzü başımızı değiştirdiler. Bizi banyoya koyup yıkadılar. “ Bugün gidin dinlenin, yarın okula başlayacaksınız” dediler. Ertesi gün okula başladık.

    (daha fazla…)

    590 okuma