fadıl öztürk

“insan yüzü ki, en eski alfabedir”

ana sayfa
  • bu site
  • galeri
  • hakkımda
  • iletişim
  • kitapları
  • 19 Haziran 2008

    gözümden sular ayrıldı

    Ne yazık ki, dünyayı ömrümüzle sınırlayarak bakıyoruz. Oysa bizden öncesi vardı, bizden sonrası da var olacaktır. Geçmişten gelip geleceğe yürüyen ölmlüleriz sadece. Hata bize mahsustur. Tanrı değiliz ki asamızın değdiği yerden hayat yeşersin. Nerede aklımıza, nerede kalbimize yaslanmamız gerektiğini bilmek bize bahşedilmiş. Yıldızlar ailesindeki dünyada canlıların efendisi, kendimizin kölesiyiz…

    Çoban kaçtı ve kovasındaki süt nereye döküldüyse orda bembeyaz su fışkırdı. Gözelerden fışkıran sular birleşip bir ırmak oldu ve o ırmağa o çobanın adını verdi.Ömrüme bakar gibi suya bakıyorum.Suda görünen ak sakallı bir adam “insanı insandan ayırmakla kalmadınız, suyu da sudan ayırdınız. İnsanlığın gittiği yerde ne olur söylemeyeyim. Ama sular gittiği her yere hayat verir” dediği için, suya bakıyorum.

    ***
    İnsan olarak, insanı insandan ayıkmakla ve bunlara kırk kılıf geçirmekle kalmadık, suyu da sudan ayardık.  Perisuyu üzerinde baraj yapılırken kimsenin sesi çıkmadı. Hakeza Ovacık’ta Mercan suyu üzerinde yapılan baraj legal ve illegal bütün örgütlenmelerin gözü önünde yapıldı. Bunlara ne demeli?

    Oysa Munzur’u, Peri suyu ve Mercan suyu’nu kurtarmaya çalışmakla başlamalıydık. Gele gele ‘zararın neresinde dönersen kardır’a geldik. Yol ortadan ikiye ayrıldı ve ak sakallı adam atıyla uçup uçurumun diğer tarafında taşa ayak basıp, gözden kayboldu, ama gönülden kaybolmadı. Köylüler her sonbahar oraya gidip o ak sakalı adama adaklar adadılar.

     ***
    Devleti Ankara’nın barajlarla bölgeyi bölüp parçalamak istediği gerçeği doğru olabilir. Munzur vadisinin bilmem kaç bin canlının yaşadığı dünyanın ender yerlerden biri olduğu da, UNESCO’nun orayı milli park ilan etmesi de doğrudur. Bunların hepsi oraya barajların yapılmasına karşı durmak için gerekçe olabilirler. Bir ırmagi, ne onu uzaktan özlemekle, ne piknik yapıp kıyılarını naylon poşetlerle doldurmakla, ne de sadece siyaseten öğrendiklerimizle kurtarırız.

    Ve dedi ki o ihtiyar “ kitaplar çoğaldıkça tanrılar azalacağına çoğaldı. Kurtarılmak kullara mahsustur, tanrılar kurtarılmaz” deyip, ışığın şavkı suya değince gözden kayboldu.

     ***
    O toprakların çocukları  olarak, Ankara’nın dilini kullanarak iyi ve adil bir dünyanın kavgası adına bir türlü yapılamamış, asimilasyona aracılık yapmadık mı? Tanrı ve inanışlarına saldırarak, esirgemeyen ve bağışlamayan olmadık mı? Duaları vardı onların. Çölde üretilip dağda tüketilen dualar değildi, o dualar. Her dudakta bir başka çıkardı. Bütün bunları yapan biz  ‘kurtarıcılar’ nesili şimdi suya bakıp kendimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekmez mi?

    Uzun yoldan gelmişti ak saçlı adam. Atından indi ve topuğunu vurdu toprağa ve su fışkırdı, çevresi güllük gülüstanlık oldu. Uzaktan gelmiş o yaşlı adam dedi ki “ Kar dağlara üç zaman yorgan olur. Üç zamanın bittiği yerde  fırtına kopar ve uyanır toprak. Kar erir ve sel olur, koşar ırmaklara. Sel yıkarak ırmakların yatağını temizler. Yeni bir hayat, yeni bir yıkımla başlar. Tuyfan bunun içindi, öğrenmedi insan” dedi ve güvercin olup uçtu, gözden kayboldu gökyüzünde. Gözümü sudan ayırmadım.

     ***
    Bizler cumhuriyetin kurulmasından buyana edindiğimiz reflekslerle davranıyoruz. Böyle olunca Dersim’i  Tunceli’yle, ırmaklarımızı savunmayı da Munzur’a indirgiyoruz. Oysa Osmanlı zamanında haritada yerimiz bu kadar değildi. Çocuklarımız imkanlarına göre İstanbul ve Avrupa’da okutabiliyorduk. Derneklerimizi kurup, gazetelerimizi kendi dillerimizde yayınlayabiliyorduk. Tek dilli, tek dinli değildik o zaman. Cumhuriyetle birlikte bütün bir geçmişimizden koparıldık. İkinci sınıf vatandaşlığı ve onun reflekslerini erken kabul ettik sanki. Osmanlı’yı da dinci, gerici kesime bıraktık.

     ***

    Kemal Tahir ya da başka biri, tam hatırlamıyorum, Latin Alfabesi’ne geçmeyi kast ederek “toplum bir gecede cahil kılındı” derken haksız değildi. Alfabenin değişmesiyle toplumun yazılı geçmişiyle ilişkisi de tümden koparılmış oldu. Artık sürgünlerimiz Şam’a ve Kahire’ye gitmiyor, Paris’te ölmeye gidiyorlar…

    Yıkılmış ve tek dalı yeşil kalmış bir ağacın yaprağında çiğ tanesi eriyip toprağa değer değmez doğrulup bir aksakallı ihtiyar oldu. “İnsan uzun zamandır sadece kendi derdine düşmüş. Unuttu ışıkla karanlık arasındaki farkı. Kendi bedenini neyse de, dünyayı kötü kullanıyor. Suların çekilip gittiği yerde hayat acı çekerek bitti. Geldiğim son sönmüş yıldızda bunu gördüm” dedi eliyle gökyüzünde bir yerleri gösterdi. Gözümden sular ayrildı.

    406 okuma

    18 Ocak 2008

    şiir bize ne yaptı?

    Biz o güzel çocuklar olarak, o mahallelerden çıktık sokaklara. Komşularımız vardı o mahallelerde, veresiye defteri olan bakkalımız, bizi alabros tıraş eden babamızın berberi vardı. Abla ve ağabeylerimiz vardı, onların aşklarını korur ve kollardık. Evlerimizin bahçeleri vardı; delisi, sarhoşu eve geç geleni, kavgacısı ve hovardası vardı mahallemizin. Birbirimize misafirliğe giderdik, annelerimizin ellerinde mutlaka bir şey olurdu. Uzak yoldan gelmiş gibi misafir karşılardık. Uzun yola uğurlar gibi hep birlikte uğurlardık yan komşumuzu. Şimdi hangi kentin, hangi semtinde oturursak oturalım, benim Sako mahallem olduğu gibi, eskiden her birimizin bir mahallesi vardı. Mutsuzluğumuz, mutlu olduğumuz anların sınırında dönen bumerang oldu, ne kadar uzağa atarsak, bir o kadar hızla geri gelip bize çarpıyor. Şimdi suskunum, kör bir bıçak kadar kederli. 

     

    Arandığım yıllarda, her eve geldiğimde beni polise ihbar eden Ayşe Teyzeye bile bir gün olsun kötü davranmadı annem. Hiç çocuğu olmayan, çok çocuğu olanın halinden anlayamazdı ki. Yıllar sonra evimden çok uzak kentlerin birinde yakalandığımda görüşüme gelen annemle selam yollayan, eve her geldiğimde beni polise ihbar eden Ayşe Teyzeydi yine. Aldım selamını ve yolladım selamımı. Bundan polisin ne kadar haberi oldu, bilmem. İnsanı kendi vicdanıyla baş başa bırakmak en doğrusuydu. Yeni doğanlar, evlenenler, yeni kiracılar, başka mahallelere göç edenler, ayrılıp ayrılıp bir araya gelenler, başını alıp yıllarca ortadan kaybolanlar, genç yaşta kocası ölmüş Fikriye Abla’ya dikilen gözler, kumara düşmüş Kore gazileri, bir türlü mutlu sona varmayan müzmin aşklarıyla mahalle, içeriden özlediğim kocaman bir ülkeydi. Bir el atışıyla kopmuş düğme gibi savrulmuşum, bağrım açık.

     

    Mahallelinin ne dar gününden, ne de sevincinden polislerin haberi olurdu. Onlar, çoğunlukla yarasını kaşıyan it gibi dolaşıp dururken sokaklarımızda, biz Nafiye Ablamızın demli çayını içip yeni doğmuş oğlu Taylan’ı kucağımızda pışpışlıyorduk. Polis bizi ararken, biz bir evde değil, bir sevgide saklanıyorduk o zaman. Şimdi yeni yeni anlıyorum ki, kibrit kutuları gibi üst üste yığılmış binalar çoğaldıkça, sevgiler de o oranda azaldı. Nafiye Abla, Devrim’in, Sinan’ın, Taylan’ın, Kadir’in, Mazlum’un ve Ogün’ün annesi; Ali Rıza’nın sevgili eşi, hepimizin ablası. Ah, Nafiye Abla! Benim kızım gibi kaşı gözü ve yüreği yerinde olan bir de kızın olmadı, ama şiirlerimi ‘kötü’ emellerine alet eden ve her biri sana bir kız getirecek oğulların var senin, Devrim’den torunların. Bursa’nın Kestel Mahallesi’nde oturduğunuz o ikinci kattaki evinizde sağ olun… Rüzgâr bile kabından çıkınca adı fırtına oluyor, geçin beni. 

     

    Ah! Bahçesi olmayan apartmanlar, gökteki tanrılara minareler gibi uzanan binalar. İnsanın insanı sevmesinin önüne tanrıyı koyarak sevgiyle yabancılaşmamızı sağlayan kutsal ağıtlar. Kendinize çok ağladınız ve bedenlerimize tek gözyaşınız dökülmedi ve çöl bu yüzden yaratıldı, peygamberler çölden… Dağlar, denizler, mahirler ve o sonsuz düzlüklerde at çatlatan şövalyeler… O binalar emdi ruhumuzu. Ruhum serserilerin bıçaklarını hiç kınına sokmadığı bir mahalle kabadayısı. Kimse araya girmiyor, yaralanan yarasını alıp gidiyor. Nerede o ertesi gün gül açan öfkeler… Gel de çık içinden. Kırmızı dişleyip dudaklarımı, çöl sararıyorum, ya sabır!

     

    İşte böyle, kendi oyuncaklarımızı kendimiz yapan çocuklardık, mezarlık kenarındaki paslanmış tellerden, telden arabalar yaparak. Büyüyünce o mezarlıklara arkadaşlarımızı omuzlarımızda taşıyacağımız aklımıza gelmezdi o zamanlar. Mahallemizi iğde kokusu sarardı, badem çiçekleri zıvanadan çıkarırdı bizleri. Abdullah dedesi vardı, hacısı vardı, kabadayısı vardı, cazgır kadınları vardı, yol kesen. Bizi kabadayı değil, devrimci yapan mahallemiz vardı bir zaman. Ve biz o zamanlar kapımızı kilitlemeden uyuyorduk. Sabaha çıkacağımızdan kuşkumuz olmazdı. Yağmurların bizi terk etmesi bu yüzdendi.

    Biz, o güzel çocuklar olarak; devrimi annemize, kardeşlerimize ve komşularımıza getirmek için, o mahallelerden sokaklara çıkmıştık. Ne yazık ki, yıllar sonra, verdiği sözü yerine getirmemiş çocuklar olarak, cezaevlerinden döndük o mahallelerdeki evlerimize. Artık taburelere tekme atanların hüznü vardı kalbimizin sevgili barındıran yerinde. Bu yüzden dalıp dalıp gitti gözlerimiz. Dayanamayıp bir şeylere, intihar edip aramızdan çekip giden arkadaşımız da az olmadı. Kalbimiz dipsiz bir kuyu olup çıktı. Ömrümüze sızmışlardı, yüzümüzdeki çizgilere.

     

    O eylül, onlar kazanan, biz kaybeden olarak yazıldık geçmişe. At ahırlarından bozma cezaevlerinde yattık, tecrit hücrelerinde. Ne yediğimiz yemekti, ne de içtiğimiz su… Kapuskaya, pırasaya ve taşlı ıspanağa lanet olsun. Bize yapılanlar neyse, bizim birbirimize yaptıklarımız da unutulur gibi değildi. Birbirini anlamayanlar olarak, mahalleli duygumuzu tam da orada yitirdik. Haini olduk birbirimizin, sanki bir dikişle birbirimize tutturulmuşuz gibi, birbirimizin ’sökülmüşü’ olduk o cezaevlerinde. Öncemizi tüketmiştik, sonramız boynumuza asılan yaftaydı, devletin bile bizi ‘affettiği’ yerde bizim birbirimizi affetmememiz… Hiç konuşmadan geçmeliyiz, hayatın bir ağırlığı kalsın diye.

     

    Her birimiz bir biçimde yakalanmış, içeri atılmıştık. Dışarıyı ve hayatın dışında olmayan her şeyi çok özlüyorduk. Kısa bir zaman dilimine sığdırılmış görüş günleri yetmiyordu o özlemi gidermeye. Tutsak edilen devrimci yanımızdı, özgür halimizdi. Kabımıza sığmayacak çağımızdaydık. İdamımızı istiyorlardı, idam ediyorlardı arkadaşlarımızı. Bu, oturup kabullenilecek bir hal değildi. Mektup yazdık, yetmedi. Mektupları uzattık, olmadı. Yazıları incecik döktük kâğıtlara, yine yetmedi o özlemi gidermeye. Sevgilimiz vardı, çocuklarımız, kardeşlerimiz vardı bizden küçük. Duruma razı olmamalı, bir biçimiyle firar etmeliydik. İşte, bir cümleyi zengin kılan imgeyi bu çaresizlik içinde keşfettik. Utana sıkıla şiirler yazıp yastığımızın altında sakladık. Adımız devrimciye çıkmıştı, şaire indiremezdik. Mahpusluk uzadıkça yazdıklarımız birikti. Dosyalarımızı yarışmalara yolladılar, yolladık. Şiirlerimizin içinde bir tarafı hayal olan hayatlarımız vardı. Göğümüzü indirmişlerdi yere!

     

    Şiirlerimizi bazen görüşçülerimize ezberleterek, bazen de limonlu kalemlerle mektuplarımızın satır aralarına yazarak çıkardık dışarıya. Bizden önce özgür oldular. Bir dönem siyasetin odağı olduk, İHD’nin kuruluş sebebi. Şiirle yeni yeni tanışan bizler, ayrı cezaevlerinde yatıyorduk ve tanışmıyorduk, Sonraki yıllarda bizi birbirimizle tanıştıran yine şiir oldu. Damın kapısı açıldığında önde gidenimiz vardı, en sonda yürüyenimiz. Bir elin parmaklarından çoktuk. Sonra nedense azaldıkça azaldık. Şiir mi bizi bırakmıştı, yoksa biz mi? Apartmanlara, güzel kızların kalbine taşındık sonraki yıllarda. Bahçemiz yoktu artık. Terfi etmiştik, kapıcılarımız vardı. Ve her terfi ettiğimizde bir şeyimizi yitirdiğimizi kendimize açıklamaktan uzak durduk. Evliysek ayrıldık, sonradan evlenenlerimiz de. Sanki bir lanet, bizi takip ediyordu. Artık çıkacak dağımız da yok.

     

    Bir zaman, zamanı şafak vakti, rengi kızıl, devrimi gündoğumu saydıklarımızla da aramıza suskunluklar, uçurumlar girdi. Apartmanlar gibi çok evli, çok giriş-çıkışlı yaşamaya başladık. ‘Her türlü eşitsizliği ve egemenliği’ ret edip uzun zaman şiir yayımlamamayı deneyenlerimiz de oldu. Ki ben de onların içindeydim. İktidarı için gözünü budaktan esirgemeyenlerimiz de; işi, milliyetçi solculuğa vardıranlarımız da oldu. Şiir yazdığı halde hiç yayınlamayan arkadaşlarımız da oldu. Belli ki hayata karışmıştık, hayat da bize…

     

    Bir yenilgi sürecinde yüreğimizin elinde tutan şiirin kadrini bilemedik bence. Nerede bir festival varsa oraya koşturduk şiiri. Nerde bir dergi çıktıysa sayfalarına aktık. Şiirlerimizi azmışız gibi kasetlere okuyarak çoğalttık. Adımızı şiirimizin önüne koyar olduk. Ayna ayna söyle bize… Şiirlerimiz gidecekleri yeri ve buluşacakları yürekleri bilmezmiş gibi, onları domates, biber gibi, alıp pazarlara götürür gibi, götürdük her yere. Bu nedenle, her gittiğimiz yerden eksik döndük apartmanlarımıza. Artık ne mahalleler o eski mahalle, ne de biz o eski gençlerdik. Yaşadıklarından mutsuz, saçlarını boyayan mahalle kopukları gibi, kırlarından korkanlar olup çıktık. Payıma düşene razıyım. Sağımızda yer alanlar bizi ‘zır komünist’, solumuzda yer alanlar bizi puşt, namussuz ilan ettiler durdukları yerde. Aslında biz böyle değildik, şiir bize ne yaptı?

    858 okuma

    03 Aralık 2007

    annemden özür diliyorum

    not: bu yazı, ben her baktığmda ihtiyaç duyduğum hallerde değiştireceğim bir yazıdır. yorumlarınız dahil, herşey beni değişirmeye yönlendirebilir. anlamanız dileğiyle. fadıl.

     

    Hiçbir çaba harcamadan; yorulup ter dökmeden, bir şey yaratmadan, yol almadan ve düzde koşmadan, bayıra tırmanmadan harcadığımız tek şey zamandır.

    Tik tak sesiyle onu anımsarız, yeni yıllarda ve doğum günlerinde, birinin yıllar sonra aramasında ve sevgilimizi uzaktayken özlediğimizde onu; geçen zamanı hatırlarız. Belki de kendisini en olmadık yerde hatırlatandır o. Sinsisidir, her yüz yüze geldiğimizde, bizim yüzümüz onun hışmına uğramış olduğunu hatırlarız. bize sinsi sinsi güler.

    Bizden yaşlı ve ölümsüzdür. Balıklar başka hatırlar, insanlar başka, soğuk ve sıcak karşısında genleşip parçalanan kaya başka hatırlar onu. O, zamandır  toz almaz ve tavanarasına da kaldırılacak eskimiz de değldir, biz onun eskisi oluruz. hayatın tavanarası mezarlıklardır. Su akarken bile bir yere vardığında durur veya durulur. O, bedenimizde durmaz ve durulmaz. durmaz ve durulmaz. Bütün savaşları geriye dönerek onunla tarihleriz.

    Ninelerimizin ellerindeki ve yüzlerindeki kumaş kıvrımları onu hatırlatır, mevsimler ona uyar ve değişir, otobüsler, trenler, uçaklar onu esas alarak hareket eder ve varılırlar o ülkelere, o kent ve o semtlere.  Gülün bile solmasında onun parmağı vardır.Annesi ölenlerin bahçesi solar bu yüzünden

    Bu kadar da kötü değil zaman. Doğmuş çocukları da o bize getirir dokuz ay on gün içnde.. O çocuklar çocuklarımız olurlar, yeğenlerimiz, akrabalarımız ve arkadaşlarımız olurlar. O arkadaşlarla mutluluğu sadece kedimiz için değil, bütün dünya için olsun diye yollara çıkarız, dağlara ev kurarız. Adımız sevgi, şefkat ve aşkla anılmaz,  korkunun yuva kurduğu bedenler olururuz haber bültenlerinde. Ama bir türlü kökümüz gelmez. Bayrak çok öne çıkar ve gölge yapar. Hey anam hey, git ki, derdini anlatasın. Yenilgilerimiz yine zamanla yazılır. 12Marta bahara, 12 Eylül, hüznünün anası sonbahara ve verdiği sözü yerine getirememiş bizlere hiç yakışmadı.

    Doğduğum günüm olan bir aralık tarihini, annem bizim köy evimizdeki tahta dolabının kapağına yazmıştı, çocukken okuduğumu da hatırlıyorum. Yani okuması-yazması olan bir annenin faydasını görmüştüm. Kızım ne babalar günümü, ne de doğum günümü hatırladı bugüne kadar, ben böylesi günlerde onu arara ve kutlarım(!) Çok yoğun olmasa da sevdiklerimden de aldım kutlama. Kutlamanın çokluğunu değil, azlığını ve gittikçe kutlamamın hiç yapılmamasından yanayım.  Kalplere bir görevle yük olmak istemiyorum. Yani kızımın yaptığı doğru ve bu doğruyu ben ona öğretmedim, o kendi hayatından öğrendi zamanla. Her şey bir kenara, ben değil, bir uzvum olan kalbim, o hayatımda olsun ve ilk o doğum günümü hatırlayıp kutlasın istiyor. O da kendisinin ‘o’ olduğunu bilmiyor, benim onu bilmediğim gibi.

    Ama üç gün oldu doğum günümün geçmesi ve ben hala annemi arayıp, ona beni doğurduğu için teşekkür edemedim. Hayırlı evlat değilim anlaşılan. Bunu da geçen üç günlük zaman gösterdi.
    Annemden özür diliyorum, zamandan değil.

    *

    fotoğraf altı masal 

    sağdaki çocuk bendim, büyüdüm.

    soldaki benden bir yaş küçük kardeşim, bir zamana kadar büyüdü.
    yanımdaki annem ve kucağındaki kız kardeşimin üç çocuğu var, bir kocası.
    kardeşimin yanındaki, iki halamdan küçüğü.
    şükrü eniştem onu bıraktı dünyaya ve gitti.
    halamın kucağındaki ise en büyük kızı gülhan.
    oğulları ve kızları var gülha’nın.
    cumali’yi bir trafik kazasında yitirdi.

    ortada ayaktaki babam. şekeriyle istanbul’da yaşıyor,
    diyetine dikkat edip şekerli şeyler tüketmese daha rahat yaşayacak,
    ama nerede… annemle babamın ortak yanlarından biri şeker hastası olmaları,
    diğeri de ikisinin de çocuklarının aynı olması.
    yani babamın kaç çocuğu varsa ve adları,
    yaşları yaşadıkları yer neyse, annemin de aynen öyle…
    ben bu fotoğraf üstünde geçen zamanı yazmalıyım.

    Elazığ’ı, çocukluğumun ermeni komşusu ayganoş ablayı anlatmalıyım, trenleri…
    kocası gürbette çalışan ve evimizin tam karşısındaki anayı,
    kocasının gurbetten dönüşünde ananın yanaklarında açan çiçekleri,
    karaçalı suyunu ve akasya kokuların işgal ettiği baharları,
    bugün her biri adları değiştirilmiş, kesrik, yığınke, mornik,
    sürsürü, istasyon altı semtlerini, evimizin arkasındaki at harasını,
    dabaxanayı  yani hatrladıklarımı yazmalıyım.
    hatırlamadıklarım bana hatırlatılmalı.
    şehirde birbirine selam vermeden geçen insanları gördüğümde
    yaşadığım şaşkınlığı anlatmalıyım. …

    eniştem şükrü çimentoda tabancacı (hilti) olarak çalışıyordu.
    pala şıko derlerdi ona. Kemerli burnunun altında burma bıyıkları vardı.
    Gözleri derin bir kuyudan gelen ses gibi dururdu yüzünde.
    İlk Kürtçe masal ve şarkının iç içe anlatıldığı hesene male musa’yı ondan dinledim.
    Ve o anlatımın görüntülü kareleri hala aklımda.
    musanın sevdiği bir arap şeyhine verilir ve başlar takip,
    ta arap çöllerine kadar giderdi.
    biz de şarkıyla beraber yol alırdık.
    sevgilimizdi alınıp götürülen ve masal boyunca musa olurduk. 
    çimentodan işe girmeden önce baltasını omzuna atıp,
    odun kırmak için, mahalle mahalle dolaşırmış.
    işte o şükrü eniştem bu fotoğraf karesinde o zaman, dünyada bu zaman yok.

    istasyonun altında,
    şıkoye sıli fatı’nın tek gözlü kiralık evlerinden birinde  oturuyordu.
    üç kardeştiler. adı aziz olan büyük kerdeşi adana’da oturuyordu.
    aziz amcanın yusuf, cumali ve hatice adlarında çocukları vardı. 
    belki de şimdi torun sahibi olan, bir kızları daha olmalıydı,
    aklım defter değilki.
    aziz amcanın karısı başkasına kaçınca,
    çocuklar ortada kalmasın diye,
    cumali ve iki kız kardeşini eniştem şükrü elazığ’a yanına aldı.
    yusuf büyüktü adana-ceyhan’da kalarak mesleğine devam etti.
    cumali ile ilkokulun bazı sınflarını beraber okuduk.
    sonra tekrar adana-ceyhan’a gittiler kızkardeşleriyle beraber.
    yıllar sonra elazığ’a iyi bir aşcı olarak geri dönüp,
    şükrü amcasının kızı gülhan’ı istedi.
    şükrü eniştem de kızını verdi yetimine.
    uzun yıllar sessiz ve mutlu bir hayat yaşadılar.
    iki oğulları, bir kızları oldu.
    cumali emekli olunca oto alım satımı için istanbul’a gelip gitmeye başladı.
    defalarca telefonlaştık, ama bir türlü görüşemedik.
    kartal’da bir trafik kazasında hayatını yitirdiğinde cenazesinde buluştum onunla. 
    yukarıdaki fotoğrafta halamın kucağında olan küçük kız cocuğu gülhan,
    cumali’nin üç çocuğuna annelik ve babalık yapıyor şimdi adana-ceyhan’da…

    Şükrü eniştemin küçük kardeşi hüseyin’i de çok sevdik.
    evlendiği kadın şanikli olduğu için,
    kadının adı şanıkli kaldı, hala hiçbirimiz onun adını bilmeyiz..
    kızları var mı bilmem, ama murat hüseyin amcanın büyük oğlu.
    belki de yaşamayan babasının yaşında şimdi.
    İstanbul’da bir çok işle uğraştı, şimdi ne yapıyor bilmem,
    ama ayakları üstünde duran,  bir yanı kabadayı biri.

    şükrü eniştem, bizim her yaşta iyi bir arkadaşımız oldu.
    halam onun ikinci eşiymiş.  eniştem şükrü,
    eniştem olmadan evvel ninemin akrabası bir öksüzmüş,
    kızını öksüzüne vermiş nenem.


    (çok karışık, bir fotoğrafın altından şimdi nasıl çıkarım bilmem)

    565 okuma

    21 Ekim 2007

    ‘bir gün herkesin iki eli, iki ayağı olacak’

    Hastalık ve savaşlarda  bir uzvunu yitirenlere

    Hayat mı bu? Bir şiirimde boşuna yazmamıştım.
    "Salın Tarlabaşın`dan aşağı
    Yolunu kesip tekme-tokat alsınlar parasını.
    Kolunu yastık yapıp uyusun kaldırımda
    Yakalanıp karakola götürülen suçlu olsun hayat.
    Hayat dediğin nedir ki zaten
    Biçsen bir don bile çıkmaz…"

    Neyse, hayat kovdukça kapımdan penceremden içime sızan haylaz bir çocuktu benim için. Bir gün hayat kadar hayasız olursam eğer, benim de bir hayatım var diyeceğim. Özür dilerim, dil uzattığım hayatiniz değildir. Binlerce kişi toplanmıştı.

    Daha bir kaç gün önce İstanbul`da İsviçre konsolosluğuna gitmiş bir aylık vize talebinde bulunmuştum. Konsolosluk memuresi bana `bu durumlarda ancak bir hafta vize verebiliyoruz` demişti. Gülerek ısrar etmiştim bir aylık vizede. Ertesi gün  gittiğimde on beş günlük vize verdiklerini görüm. Bir ay kadar değil, onbeş günlük kadar sevindim.

    İki işi bir arada yapmak niyetindeydim.
    Hem istenen etkinliğe katılacak, hem de kızımla zaman geçirecektim. Zürich havaalanında indiğimde kızım beni  karşılar sanmıştım. Annesi kadar mazereti vardı kızımın, anladım. Ama havaalanında yalnız değildim, Arif Sağ, Tayfun Talipoğlu da benim gibi bekliyorlardı. Onların kızları, oğulları Türkiye`deydi. Etkinliği yapanlar gelip bizi aldılar ve otelimize götürdüler. Yedik kebapların en haşini, içtik içkimizi. Benim gözüm kızımın yolundaydı. Bir babanın hem kız çocuk sahibi olması ve hamda ondan ayrı yasaması olacak şey değildi, ama olmuştu. Ama dedim ya, hayat bu, ne kadar eğmeye çalıştıysam da, hala kızıyla bulaşamamış bir babaydım. Bunun için gurbette rakı daha hızlı kana karışıyordu.

    Alıp bizi götürdüler etkinliğin yapıldığı yere, otelden yârim saat uzaktaydı. Arkadaşlarımı gördüm, yaşlanmış yüzlerinden tanıyıp da, adlarını hatırlayamadığım için utandığım arkadaşlarımı gördüm. Ya ben çok eskiden geliyordum yada onlar çok eskide kalmışlardı.  Belki de ‘eski’ peşimizi bırakmayan bir ortak dünya derdiydi, çocuklarımızdan yaşlı. Hayat, eskileri hatırlatan bir kıyamet borazancısından başkası değildi. Koyuverelim hayatı bizi götüreceği yere götürsün. Sonra beni karşılamaya gelmesi gereken kızım ve annesini biz gidip gardan alıp, etkinliğin yapıldığı salona getirdik. İçme sığdı kızım, ben onun yumuşacık avuçlarına. Daldık salona.

    Kızımla baş başa kalmak, sohbet etmek için, araya sahneyi bile alamazdım. Erteletebildiğim kadar ertelettim sahneye çıkma sıramı. Beni benden başka anlayanlar da vardı elbet. Güldüler, göz kıptılar, sevindiler ikimizin buluşmasına.

    Ahmet Aslan’dan sonra sahne sırası bana gelecekti. Ahmet, İstanbul’da yıllarca evimde kalan, şiirimi besteleyen Ahmet’ti. Onu ilk sefer sahnede izleyecektim. Sevindim, hüzünlendim, gözlerim anılarla doldu. Şiir okumayı hiç sevmeyen bir olarak, çıkıp bir şiir okuyacak ve inecektim..  Ben şiirlerimi kendim okumam için yazmamıştım ki. Kaldı ki, şiirlerimi her okuduğumda onları berbat ettiğimi söyleyen arkadaşlarım da vardı. Kaçarım yoktu, şiir okuyacaktım, ama şiir okumadan önce bir şeyler de söylemem gerekiyordu.

    Memleketim olan Dersim’in solcusu ve bu nedenle hayali  de boldur. Bugüne kadar binlerce Dersimli gecelere akın etmiş para bırakmıştı. İlk kez iki Dersimli iş adamı öncülük ederek, Dersim merkezinde sakatlar için bir rehabilitasyon merkezi kurmak için yola çıkmışlardı. Herkes bu girişimi destekledi, yada karşı duramadılar. Geceye verilen paralar gözle görünür bir amaca hizmet ediyordu, hayallere değil. Yurt içinde ve yurt dışında konserler ardı ardına yapıldı, rehabilitasyon merkezinin temeli de atıldı, bina da yükseldi ve geçen yıl da hizmete girdi. İste o nedenle Zürich’te o gecedeydim. Şiirle yardıma koşmuştum. Tunceli belediye başkanından tutun, birçok Dersimli aydın ve sanatçı o amaç için bir araya gelmişti.

    Şiir okumadan önce çıkıp birşeler söylemem gerekiyordu. Tam zamanıydı, aklımda geceni kızımla paylaşmış, ‘neden olması’ cevabını almıştım kızımdan. Arkadaşım Mehmet Çetin gecede sunuculuk yapıyordu ve sıram gelince beni sahneye çağırdı. Sahne de ellerim ve ayaklarım hep titrer, keşke korkudan olsaydı, bilmediğim bir yerdi sahne.

    Çıktım basamakları.
    Uzanıp aldım mikrofonu ve:
    "Size herhangi bir yardımı dokunana, dar anınızda sizi sorana, adres sorduğunuzda, size adres tarif edene teşekkür edebilirsiniz. Mektubunuzu getiren postacıya, parasını vererek yediğiniz yemeğin parasını kasaya öderken bile teşekkür edebilirsiniz. Ben, bu gece, burada, huzurunuzda başka bir şeye teşekkür etmek istiyorum. Beni elli yıldır dağda bayırda şehirde, polisle girdiğim bütün kovalamacalarımda beni taşımış sağ sakat bacağıma, hepinizin huzurunda teşekkür emek istiyorum. Üstelik Sivas’ın dağında sol ayağım donduğunda bile, yine sakat sağ bacağım onu taşıdı… Ömrüm elli yıl kadar oldu, genç ölen arkadaşlarımdan daha uzun yaşadım. Ama sağ bacağım çocukken geçirdiğim çocuk felci yüzünden iki santim kısa kaldı sol bacağımdan.

    Bir keresinde ameliyatla yüzyüze geldim. Doktor bacağımı ‘düzelteceklerini’ söyleyince sevinç ve hüznü beraber yaşadım. Sonra, herkese benzemek bir özelliğimi yitirmem olarak geldi bana ve vazgeçtim. Bugüne kadar sevdiklerimin hepsinden sevgi görmüştüm, ben bir bacağa sevgisizlik yapamazdım. Kimi arkadaşlarım aylar sonra, kimileri yıllar sonra farkına varıyorlardı sakatlığımın. Bir polisler başıma değil ayağıma bakmışlar ve arandığım fotoğrafın arkasına ‘Topal Fadıl’ yazmışlardı. Onlara da ne diyeyim buradan… Baba ve annelerimizin ödediği vergilerle maaş alıp, onların çocuklarını vuruyorlardı. Şimdi onları bilmem, ama ben halimden memnunum.

    Yunanistanlı büyük ozan Ritsos’un bir sözüyle bitireyim.
    ‘bir gün herkesin iki eli, iki ayağı olacak"  Dedim ve ‘kırmızıyım sana’ şiirimi okuyup, indim sahneden. Sağ sakat bacağım benden fazla alkış almıştı. 

    464 okuma

    08 Eylül 2007

    Devrimci olarak terk ettiğim kente, demirci olarak döndüm


    Devrimci olarak terk ettiğim kente, demirci olarak döndüm ve bir bankanın tadilatında demir doğrama işi aldım. Başta, bir iki ay içinde aynı bankanın Elazığ; Tunceli ve Karakoçan işlerini yapıp Bodrum’daki işyerime dönecektim. Olmadı.

    Elazığ’daki bankanın tadilat için sökümü başlayınca görüldü ki, altı katlı bina depremden zarar görmüştü ve güçlendirme yapılması gerekiyordu. Neyse, karar verildi ve iş bana düştü. 100 ila 150 ton demir işleyeceğim. Bunlar iş, geçeyim. Zamanında etrafında erketeye yattığımız bankaların kasa daireleri dahil, güçlendirmelerini yapmam, kaderin bir cilvesi olsa gerek. Bilseydim önce demirci, sonra devrimci olurdum. Çocuktuk ve bir işe nereden başlanması gerektiğini kimse bize söylemedi. Büyüklerimiz ya asılmış ya da, öldürülmüştü.

    Buraya gelirken kırık dökük bir ustam vardı. Ustam bozuldukça tamir edip, yeniden çalıştırıyordum. Salt onunla bu işin altından çıkamazdım. İstanbul’dan epeydir görüştüğüm ikinci ustamı da çağırdım. Öğrendim ki eski yoldaşımmış, nasıl sevindim devrimcilikten demirciliğe varan iki kişi olduk diye, bilemezsiniz. Bu kadarı yeterdi, üçüncüsünü istemiyorum. Aradım ve Elazığ’da epey bir kaynakçı buldum. Kaynakçılara yemek ve yatacak yer bulmam lazımdı. Yemeği tabldottan ayarladım, ama yatacak yer bulmak dert oldu. Bu kentte, kimse işçiye iki üç aylığına ev vermiyordu.

    Zamanında, dışarıdan onlara bilinç taşıyan ben, anlamıştı dışarıdan taşınma suyla devrimin olmayacağını. Kiralık daire arıyordum adını proleterya olarak değiştirdiğimiz ve o oranda yabancılaştığımız işçilerime. Görünen o ki, kira rayiçlerini yüksek tutarak ev ayarlayabileceğim onlara. En diptekilerin bu dünyada yer edinmeleri de bayağı pahalıymış, öğrendim. Ama onlar bilmiyorlar ve ben onların bilmeleri için dışarıdan bilinç taşımayacağım. Kırıla döküle öğrensinler ki, bir gecede bütün haklarından vazgeçmesinler.Bu da yüzyıllar alacak, ama alsın, ömrümden aldıkları kadar aldılar zaten.

    Ev ararken, Elazığ’da, şimdi ÖDP’li olan eski bir arkadaşımızın kardeşinin evi üzerinde anlaştık. Ertesi gün, evi daha önce başkasına kiraya verdikleri için, veremeyeceklerinin haberini aldık, anahtar yerine. Buna da proleteryanın kaderi diyeyim.

     Ev bulmaya bulacağım, başka çarem yok. Oteller çok pahalı. Dedim, zamanında kiralık devrim arasaydık nasıl olurdu?! Herhalde öleni yaşayanından fazla olmazdı, yada acıları. “Yap, işlet, devret” biçimiyle kırk dokuz yıllığına inşaa ettiğimiz devrimin kiracısı olurduk. Sonra ilk satın alma hakkı bizde olurdu, kimse kimseyi satmazdı. O devrimin sokak ve caddelerini boyar, tertemiz geri vereceğimizi kontratta kayda geçerdik. Mektuplarımızın bizi bulacağı bir adresimiz olurdu. Bir kira bedeli, bir demirbaşları, bir de mülkiyet sahibi olurdu devrimin. Elektrik, su , kapıcı ve ısıma giderleri bize ait olurdu. Ve ben bir demirci olarak o devrimin deprem güçlendirmesini daha içime sindirerek yapardım. Kimse göçük altında kalmazdı.

    Evet, demirci olarak döndüm,  devrimci olarak terketmek (bir tayinle başka kente yollanmıştım) zorunda kaldığım kente Berber Ali ve Berber Celal, Kitapci Hüseyin ve Foto Rıza Garip ve Kırktutlar’da Ali, Mığı’da Sedat, bir de Baki kalmışlardı. Gerisi mi?.. kimse yoktu, içimde mezarlarla dolaşıyorum. Şimdi kendimi mi tamir edeyim, bankayı mı…

    İşçilerime ev aramaya çıkarken, kendi kendime güldüğümde bunlar aklımdan geçiyordu. Yanımdan yöremden geçenlerin bundan haberi yoktu. Sizin haberiniz olsun istedim.

    Sevgiyle kalın.

     

    3 Yorum »

    1. Fadıl’ın yazılarının ve şiirlerinin beni bu kadar etkilemesinin nedenini defalarca sormuşumdur kendime. Anlattıklarına denk bir yaşam sürmüş olmak mı? Hayır, bu olamaz. Çünkü bu yaşantının çok uzağında olsam da yaşantının içine girebiliyorum. Peki dilindeki yalınlık, içtenlik mi? Belki nedenlerden biri olabilir yalnızca bu. Ama sanıyorum en çok, klasik olacak belki ama: Anlatılan senin öykündür, diyor bana. Sonra tüm bunları birine anlatma ihtiyacı duyuyorum. İşin sırrı bu olabilir mi: Sırlarınızı bir başkasına anlatma ihtiyacını ortaya çıkarma… Nedeni ne olursa olsun, okuyucu ile anlatılan özne arası bir kimlik kazandığımı her seferinde yeniden hissediyorum. Okumayı öğrenmek bir işe yaramış oluyor.

      Yorum yapan sedatsanver — 08 Eylül 2007 @ 21:50

    2. Teşekkürler..ilk defa eleştirme isteği duymadığım bir yazı okuyorum..kalemine sağlık..yaşa yaşa ve hep yaz…

      Yorum yapan vedat — 10 Eylül 2007 @ 23:17

    3. Kader de cilve ne arar Fadıl öztürk. Cilvenin hası hayatta.Nereden mi bildim ? Peşinden koşar olmuşsunuz !

      Elinize sağlık, okuma keyfi dedikleri de bu olsa gerek.

      Yorum yapan d_anibal — 17 Eylül 2007 @ 16:40

    463 okuma

    Sonraki Sayfa »