gözümden sular ayrıldı
Ne yazık ki, dünyayı ömrümüzle sınırlayarak bakıyoruz. Oysa bizden öncesi vardı, bizden sonrası da var olacaktır. Geçmişten gelip geleceğe yürüyen ölmlüleriz sadece. Hata bize mahsustur. Tanrı değiliz ki asamızın değdiği yerden hayat yeşersin. Nerede aklımıza, nerede kalbimize yaslanmamız gerektiğini bilmek bize bahşedilmiş. Yıldızlar ailesindeki dünyada canlıların efendisi, kendimizin kölesiyiz…
Çoban kaçtı ve kovasındaki süt nereye döküldüyse orda bembeyaz su fışkırdı. Gözelerden fışkıran sular birleşip bir ırmak oldu ve o ırmağa o çobanın adını verdi.Ömrüme bakar gibi suya bakıyorum.Suda görünen ak sakallı bir adam “insanı insandan ayırmakla kalmadınız, suyu da sudan ayırdınız. İnsanlığın gittiği yerde ne olur söylemeyeyim. Ama sular gittiği her yere hayat verir” dediği için, suya bakıyorum.
***
İnsan olarak, insanı insandan ayıkmakla ve bunlara kırk kılıf geçirmekle kalmadık, suyu da sudan ayardık. Perisuyu üzerinde baraj yapılırken kimsenin sesi çıkmadı. Hakeza Ovacık’ta Mercan suyu üzerinde yapılan baraj legal ve illegal bütün örgütlenmelerin gözü önünde yapıldı. Bunlara ne demeli?
Oysa Munzur’u, Peri suyu ve Mercan suyu’nu kurtarmaya çalışmakla başlamalıydık. Gele gele ‘zararın neresinde dönersen kardır’a geldik. Yol ortadan ikiye ayrıldı ve ak sakallı adam atıyla uçup uçurumun diğer tarafında taşa ayak basıp, gözden kayboldu, ama gönülden kaybolmadı. Köylüler her sonbahar oraya gidip o ak sakalı adama adaklar adadılar.
***
Devleti Ankara’nın barajlarla bölgeyi bölüp parçalamak istediği gerçeği doğru olabilir. Munzur vadisinin bilmem kaç bin canlının yaşadığı dünyanın ender yerlerden biri olduğu da, UNESCO’nun orayı milli park ilan etmesi de doğrudur. Bunların hepsi oraya barajların yapılmasına karşı durmak için gerekçe olabilirler. Bir ırmagi, ne onu uzaktan özlemekle, ne piknik yapıp kıyılarını naylon poşetlerle doldurmakla, ne de sadece siyaseten öğrendiklerimizle kurtarırız.
Ve dedi ki o ihtiyar “ kitaplar çoğaldıkça tanrılar azalacağına çoğaldı. Kurtarılmak kullara mahsustur, tanrılar kurtarılmaz” deyip, ışığın şavkı suya değince gözden kayboldu.
***
O toprakların çocukları olarak, Ankara’nın dilini kullanarak iyi ve adil bir dünyanın kavgası adına bir türlü yapılamamış, asimilasyona aracılık yapmadık mı? Tanrı ve inanışlarına saldırarak, esirgemeyen ve bağışlamayan olmadık mı? Duaları vardı onların. Çölde üretilip dağda tüketilen dualar değildi, o dualar. Her dudakta bir başka çıkardı. Bütün bunları yapan biz ‘kurtarıcılar’ nesili şimdi suya bakıp kendimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekmez mi?
Uzun yoldan gelmişti ak saçlı adam. Atından indi ve topuğunu vurdu toprağa ve su fışkırdı, çevresi güllük gülüstanlık oldu. Uzaktan gelmiş o yaşlı adam dedi ki “ Kar dağlara üç zaman yorgan olur. Üç zamanın bittiği yerde fırtına kopar ve uyanır toprak. Kar erir ve sel olur, koşar ırmaklara. Sel yıkarak ırmakların yatağını temizler. Yeni bir hayat, yeni bir yıkımla başlar. Tuyfan bunun içindi, öğrenmedi insan” dedi ve güvercin olup uçtu, gözden kayboldu gökyüzünde. Gözümü sudan ayırmadım.
***
Bizler cumhuriyetin kurulmasından buyana edindiğimiz reflekslerle davranıyoruz. Böyle olunca Dersim’i Tunceli’yle, ırmaklarımızı savunmayı da Munzur’a indirgiyoruz. Oysa Osmanlı zamanında haritada yerimiz bu kadar değildi. Çocuklarımız imkanlarına göre İstanbul ve Avrupa’da okutabiliyorduk. Derneklerimizi kurup, gazetelerimizi kendi dillerimizde yayınlayabiliyorduk. Tek dilli, tek dinli değildik o zaman. Cumhuriyetle birlikte bütün bir geçmişimizden koparıldık. İkinci sınıf vatandaşlığı ve onun reflekslerini erken kabul ettik sanki. Osmanlı’yı da dinci, gerici kesime bıraktık.
***
Kemal Tahir ya da başka biri, tam hatırlamıyorum, Latin Alfabesi’ne geçmeyi kast ederek “toplum bir gecede cahil kılındı” derken haksız değildi. Alfabenin değişmesiyle toplumun yazılı geçmişiyle ilişkisi de tümden koparılmış oldu. Artık sürgünlerimiz Şam’a ve Kahire’ye gitmiyor, Paris’te ölmeye gidiyorlar…
Yıkılmış ve tek dalı yeşil kalmış bir ağacın yaprağında çiğ tanesi eriyip toprağa değer değmez doğrulup bir aksakallı ihtiyar oldu. “İnsan uzun zamandır sadece kendi derdine düşmüş. Unuttu ışıkla karanlık arasındaki farkı. Kendi bedenini neyse de, dünyayı kötü kullanıyor. Suların çekilip gittiği yerde hayat acı çekerek bitti. Geldiğim son sönmüş yıldızda bunu gördüm” dedi eliyle gökyüzünde bir yerleri gösterdi. Gözümden sular ayrildı.
406 okuma

Fadıl’ın yazılarının ve şiirlerinin beni bu kadar etkilemesinin nedenini defalarca sormuşumdur kendime. Anlattıklarına denk bir yaşam sürmüş olmak mı? Hayır, bu olamaz. Çünkü bu yaşantının çok uzağında olsam da yaşantının içine girebiliyorum. Peki dilindeki yalınlık, içtenlik mi? Belki nedenlerden biri olabilir yalnızca bu. Ama sanıyorum en çok, klasik olacak belki ama: Anlatılan senin öykündür, diyor bana. Sonra tüm bunları birine anlatma ihtiyacı duyuyorum. İşin sırrı bu olabilir mi: Sırlarınızı bir başkasına anlatma ihtiyacını ortaya çıkarma… Nedeni ne olursa olsun, okuyucu ile anlatılan özne arası bir kimlik kazandığımı her seferinde yeniden hissediyorum. Okumayı öğrenmek bir işe yaramış oluyor.
Yorum yapan sedatsanver — 08 Eylül 2007 @ 21:50
Teşekkürler..ilk defa eleştirme isteği duymadığım bir yazı okuyorum..kalemine sağlık..yaşa yaşa ve hep yaz…
Yorum yapan vedat — 10 Eylül 2007 @ 23:17
Kader de cilve ne arar Fadıl öztürk. Cilvenin hası hayatta.Nereden mi bildim ? Peşinden koşar olmuşsunuz !
Elinize sağlık, okuma keyfi dedikleri de bu olsa gerek.
Yorum yapan d_anibal — 17 Eylül 2007 @ 16:40