fadıl öztürk

“insan yüzü ki, en eski alfabedir”

ana sayfa
  • bu site
  • galeri
  • hakkımda
  • iletişim
  • kitapları
  • 27 Ocak 2012

    benden adam olmaz

    309 okuma

    22 Ocak 2012

    BABALAR GÖMÜYOR ÇOCUKLARINI

    her şey toz duman olunca
    hayallerinden geriye bir sen kalcaksın
    ‘ah’ı dudaklarında düşmüş bir son yaprak,
    inkar edilmiş bir savaşın gazisi olarak
    yaranı kalbinde madalya gibi taşıyacaksın

    ölüm insanın tuzu, hayat kara tahtasıdır
    yarım bıraktığın ne varsa, kuşların yüzüne dönmesini
    ufka bakıp günün geceyi adım adım giymsini
    alıp gideceksin kalbini, kalbine aldıklarını

    yarana eğileceksin, bir şehre eğilir gibi
    kapılar açılarcak sokaklara, kapılar kapanacak
    bir kediyi, bir iti belki, ama çağırmayacaklar seni içeri
    kalacaksın adresine ulaşmamış kapalı bir zarf gibi
    dalganın vurarak şekillendirdiği bir deniz kıyısı
    batıdan gelip adlarını değiştirdikleri o köy, o kasba
    bir dilde yasaklı, diğrinde duracaksın bir yama gibi

    bir zaman günün yakasına astğın gülün vardı
    iğde ağaçlarına tıtmanan çocukluğun kanardı
    ırmakların vardı, nerde bir ırmak görsen akardın
    sudan yeniden doğan bir balıkçıl kuşu olup havalanırdın
    okul zili çalınca çocuklar dolduruyordu sokaklarını
    yaşıyordu herkes, torunlarını görecek kadar uzun
    oysa şimdi babalar gömüyorlar çocuklarını

    1377 okuma

    14 Ocak 2012

    nazım geçmiş olsun

    Nazım Bostancı’ın anısına

    daracık sokaklarda saklambaç oynar gibi çocukluktan çıkıp,
    gözlerinde bulutlar geçmemiş gençler olarak kentlerden,
    köylerden, ırmak kenarlarından, ağaçlardan turunarak geldik.

    ekmeğin ve tuzun hatrını bilmekten,
    hayatlarımızı hayatlara, düşlere adamaktan geldik.

    ömrümüzün yettiği kadar, ömrünü verenlerin,
    düşe yaslanmış çocukların düştüğü yerde
    tekrar yürümeye başardığmız yerden geldik.

    büyüdük. saçımıza sakalımıza ağrılar sızdı.
    mektuplara sığmayan aşk olduk, sevgili olduk…
    bazen yangınyeri bir ayrılık,
    bazen et ve tırnak gibi ayrılmaz yaşarken
    kahredici yalnızlıklardan kendimize yaslanarak geldik.

    başımıza belalar alarak, dökülen dişin, yırtılan hayatın
    ve bedenimizdeki kurşun sönüklerinin hesabını tutmadan,
    düşenlerden arta kalanlar olarak geldik.

    bir düşü paylaşmaktan geledik.
    zulme bedenimizin her parçasında anılar kalacak kadar
    ortak karşı durmayı da öğrenmekten geldik.
    insandık; insanca sevinç ve yenilgileri alarak yaşamayı sürdürdük.
    bedenimiz yoruldu kimi an, direncini yitirdi,
    kalıcı hastalıklar edinerek geldik…

    çoğul bir hayatı yaşayıp geldikten sonra,
    hastalanmak kocaman bir yalnızlık olarak boğazımıza sarılıyor.
    onlarca arkadaşımızı böyle yitirdik.
    geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz kamer teyhani de onlardan biriydi.
    şimdi de nazım hasta ve onun için biraraya geldik…

    munzur’un kekik kokulu rüzgarını saçlarından,
    özgürleşmeyi ve özgürleştirmeyi düşlerinden,
    bize yaraşan içtenliği gülüşlerinden eksik etmeyen
    nazım bostancı için biraraya geldik;
    yaşamı düş kılar gibi düşü yaşam kılmak için,
    kardeşimiz, akranımız, sen,
    sevgili “nazım, geçmiş olsun!”
    demek için biraraya geldik!
    ………………………………………………………

    NOT:
    Nazım vefat etmeden önce, destek amaçlı yaptığımız
    bir gecede okuduğum metindir. Anısı önünde eğiliyorum.
    Işık içinde uyu, sevgili Nazım..

    Fadıl Öztürk

    2654 okuma

    06 Ocak 2012

    …hayat örtsün üstümü

    şimdi yağmur yağsın!
    örtsün gözyaşlarım, yada, gök gürlesin, şimşek çaksın. öfkemi doğal bir hal olarak göstersin. başka ne işe yarar ki tanrı? ama balıklar suda ürkmesin, kuşlar dallarda, bebekler memede. öğrenilerek yapılan bir şey değil, büyüyerek yaşanılan bir şey olsun istediğim.

    kalbimi bir kartal söküp aldı desem, kartalı suçlamış olurum, değil. bir şarkıyla başladım ve şarkı bitince söndü yüzüm de demiyorum. kırmızıyı dövüp şekil verirken örste, inan yok saymadım çelik mavisini. yanıyor içimde bi dünya. su dökmeyin giden birinin bile ardından. suyu sokakta bırakmayın demek istiyorum, kendinizi sokakta bulmuşken bu kış başlangıcında, yağmurları bekleyin derim.

    o yok aslında, uzak bir kette, çok yakınınızda, doğmamış bir çocuk, toprağa yapışmış bir tohum bile değil belki de. belki varla yok arsında asla inanamıyacakları bir rüya. bir ülkeyi kurtarmaya gidenler gibi çok tanıdık. bir ülkeye yetişmeyenlerin topraktaki hali belki. belki markettten bir jilet alımı, ona sabah gibi görünmek isteği…

    şimdi dünya ekseninde çıkmaz, bunları yazdım diye; sular kesilmez bir evde, bir ulus kendini yazmak istediğinde uluslar hanesine. yine kitaplı dinler bir savaşı indiriler gök yüzünden yeryüzüne. devam eder hayat ve ölür bir çok insan için, hiç olmadık yerde ve hiç olmadık biçimde…

    oysa cezaevinde, görüş günlerine hazırlanır gibi, sıfır traş ve cemcetit gömleklerle çıkar gibi, artık çıkamıyoruz sevdiklerimizin karşısına. neyi ciddiye aldıksa, ilk önce ordan bozuldu suretimiz, kağıdın mürekkebi suya salması gibi, bir mektupta…

    şimdi sen kendine bak. kendine baktığın kadar bana bakmış olacağını hiç unutma. simdi sen, seni yeryüzünde mutlu edeceğin kadar karşı çık. çıkmayı bildiğin dağlardan inmeyi öğrenir gibi, çölde serap görmek kadar acı, in eteklerine dünyanın, cadde ve sokaklarına in. in, en son yer kendi kalbindir, başbaşa kaldığın. onun uykularına rüya gibi in, ertesi sabah yarımyamalan hatırlanan..

    kimsenin hayataına çivi gibi çakılmamaktır derdim. istendiği an unutulan belki. varlığı şüphe, yokluğu eksiklik sayılmayan say beni…

    birine mülk olmaktansa, ya da birini kendine mülk etmektense, onun hayatında hayal ve meyal arasında var olmak, o istemedikçe olmamak, ama istese de kolay olamaycak halde kalmak. iyiynin tarifine sığmayan, kötülüğün sınırlarından bile geçmeden. tarifi yapılsa da, o an eskiyerek yeni tariflelere ihtiyaç duyulan, o devrim hali belki… şimdi ölüm değil, hayat örtsün üstümü…

    2589 okuma

    05 Ocak 2012

    Rock’a#giriş#3

    287 okuma

    Sonraki Sayfa »