fadıl öztürk

toplasanız bir küfür bile etmem

ana sayfa
  • bu site
  • galeri
  • hakkımda
  • iletişim
  • kitapları
  • 04 Temmuz 2009

    fazlası lazım





    hani uzağa bakarız ya
    ufukta  gök yere değer
    bu yüzden  ne  gök  secdeye durmuş olur
    ne de yeryüzünün çanağında çiçek kurur…

    uzağa, daha uzağa bakmak lazım
    bunun için de, ne yazık ki,  iki gözden fazlası lazım…

    el-ayak  çekildiğinde  sokaklarda
    kendinden de çekileceksin bir bıçağın  yaradn çekilmesi gibii

    sarhoşsan,
     nedenin vardır elbet, ama
    arnavut  kaldırımı kadar yontulmamış  puştsundur o zaman
    diyelim bir tarafın mezarlık, bir tarafın korkunun kuyusu
    uykusunu  kaçırdıkların  için
    yine de, üç düğmen açık yaşıyacaksın…

    bir:  insana dokunursan ıslanırsın
    suya dokunduğun gibi, bu yaş
    iki: söz senden çıkmışa, sokakta  bırakmıyacaksın
    yoksa için bir sokak gibi gelip geçeni belli olmayacak
    üç: sevmek bakidir, sevilen olmadan da mümkün
    sevmekten ayrılınmaz insan bunların öğreneceksin

    hani, kirpiklrin kaşına değdi  diyelim
    dağların yeri değişmez bu yüzden.
    ama insan durduk yere bile değişir

    kıyameti olur sevgilinin gidişi
    bu, gelecek otobüsü beklemeye
    erişmiş buğday başağını dermeye
    bozulmuş kaldırımda  su birikintisinin
    paçanı ıslatırken küfür etmene benzemez
    gördüğünde birini, hiç konuşmadan,
    bir kıtadan  vazgeçer gibi
    kendinden vazgeçmeyi bileceksin
     
    tamam!
    bu dünyaya  geçmiyor sözüm, diyelim
    ama, sana sözüm geçsin, sen dünyam ol, istiyorum.

     

    12 okuma

    24 Haziran 2009

    o’nu da mı

    ne oluyor…
    o’nu da mı….
    hiç bir yeryüzü parçasının kendine bağlayamadığı suhayı’da mı…
    o kadar düş varken kucağında, bu o kadar kolay mı olacaktı…
    hiç bir ölüm kolay olmuyor, ama oldu işte…
    o gövdesi, bembeyaz saçlarıyla ve yıkana yıkana giyilen açık renk tişörtüyle
    hep yazla beraber istanbul’da oartaya çıkardı…
    bugünlerde istanbul’a gelecektim, bir köşeden çıkıp gelecek masaya oturacaktı…
    aradan geçen zamanı umursamadan, dün berabermişiz gibi başlayıp konuşacaktık…
    *
    nesimi aday, özgür enver  bulut ve önder kızılkaya arıyorlar beni. halimi, hatırımı soruyorlar.
    ‘şekerim çıkmış, bir hastede yatmışım, doktorlar şekerimi düşürmeye çalışıyorlar’ diyorum.
    sonra, ‘geçmiş olsun’ dilekleriyle kapatıyorlar telefonları.
    ben de halimi nerden öğrendiklerini merak edip duruyorum kendi kendime.
    akşama ankara’ın kızıay’ına indiğimde öğreniyorum ki,
    suhayı tuğtepe‘yi de kaybetmişiz….
    içimden kocaman bir ahla beraber ‘TÜH!..’ diyorum.
    tüküreyim onu hayatta tutamayan şiirin kabına da, kacağına da…
    *
    cidde’de toprağa verilecekmiş o bembeyaz adam.
    suha’yı son yolculuğuna uğurlamaya gidemiyorum, bu da benim ahım olsun!…
    ışıklar içinde uyusun sevgili arkadaşımız.

     

    282 okuma

    22 Haziran 2009

    bilmiyorlar


     

    sabah işe giderken görmüşler
    başımda bir şapka, eski tulumumla
    balkonlara korkuluk yaparmışım
    uzak bir kıyı kasabasında
    dolmuştan inip alışveriş yaparmışım
    ellerim dolu dönermişim evime
    kiracıymışım dünyada
    hiç yalnız değilmişim
    her yerde birileri varmış yanımda
    aylardan temmuzmuş, sıcakmış, yanmışmışım
    üzgün ekmekler satan bakkal
    sigara aldığımı söylermiş, bir de kahve…

    yanılıyorlar bir tanem
    oysa ben o günden sonra kendimden hiç dışarı çıkmadım
    dünyanın iki yüzü gibi, birimizi aydınlatan ışık
    diğerimizin karalığı oluyormuş, bilmiyorlar

     

    zeytin ağacından dal kırmışım
    masa kumuşum gölgelere
    insandan çok demirle uğraşmışım
    yorulmuşum, terlemişim kirlenmişim
    yani, komşularımın deyimiyle iyiymişim yaşıma göre
    her akşam duş aldığımda sudan doğarmışım yeniden
    içecek suyum varmış, masaya bir tabak fazlada koyacak yemeğim
    onların soramadığı
    benim anlatmadığım bir eksiğim varmış, bilmedikleri
    yaşarmışım dalıp gitmediğim zamanlar, gülermişim
    her pazar çamaşır yıkarmışım
    mandallarım varmış, çamaşır sepetim
    bir de küskünlere baraka yaparmışım bahçelerde
    benim bahçem annemmiş, bilmiyorlar…

     

    belki bunların hepsi doğru
    senin gibi bir yüzü var belki
    elleri, gözleri var bütün bunların, diyorum
    benim yaşadığım yerde her sabah sen doğuyorsun
    ama senin yaşadığın yerde ben nasıl bir karanık oluyorum, bilmiyorum

     

    yaz gelip kapıma dayanmışmış, ben açmamışım
    nisanda böyle değilmişim, mayıs ve haziranda hiç böyle değil
    seni sorduklarında iyi şeyler söylermişim, hiç konuşmadıklarımızı
    susar, her şeyi içime atarmışım, hayatı sana
    bazı günler geçmek bilmezmiş
    bazıları ömrümü yermiş
    rüzgarım kesilmişmiş
    eskisi gibi ağzı açık bıçak değilmişim
    içime kapandığımı söylermiş bazı dostlarım, dışıma hiç çıkmadığımı
    bazen bir şarkı alıp beni götürürmüş, bazen de ben bir şarkıyı
    keman çalamadığıma çok üzülürmüşüm o anlarda
    bu yüzden bir değil, iki omuzum birden düşermiş
    iki omzu düşmüş biri olarak evime dönermişim…

    belki de gördüklerini anlatıyorlar
    bendeki seni göremedikleri için
    birimizi besleyen mutluluk
    diğerimizi hayatına gömüyor, bilmiyorlar

     

    sana resimler çizerdim ya kağıtlara
    yemekler yapardım ya sofralara
    tren hareket etmeden
    sen aşağıda el salamdan
    ben yüzümü cama dayamadan önce yani
    çıkıp şehri dolaştıktan sonra sigara sarıp
    kahve içtiğimiz gibi bizim olmayan o uzak ülkede
    ağlamadan, sızlanmadan ve öfkelenmeden
    bir şey yapardık seninle hiç konuşmadan
    tıpkı seni öptüğümde, sen gözleri kapalı gülen bir çocuk
    ben o çocuğu öpen baba olduğum gibi…

    devlet arardı beni
    ama ben sana kumaş biçer, hayat giydirirdim
    benim güneşim uzak olunca yakıyor beni, bilmiyorlar…

     

     

    107 okuma

    15 Haziran 2009

    büyür

    insan, bir baba olduğunda
    bir de babası öldüğünde büyür
    anneler çocuklaştırır insanı
    gövdesi büyük oranda oluşsa da sudan
    suya benzemez, kir barındırır her insan

    216 okuma

    28 Şubat 2009

    düğün ve cenaze

    artık kimse doğduğu yerde yaşlanmıyor
    yurdundan çıkanlar kendinden de çıkıyorlar
    iki balkon arasında ipe serilmiş çamaşırlar gibi
    rüzgarda sallanan iki don, bir fanila gibi sallanıyorlar

    o köylerden
    sandıklarda saklanmış kumaş gibi
    yüzü buruşmuş o yaşlılardan
    o şehir ve kasabalardan uzaklaşırken
    sanki kendisini aramaya çıkar her insan.

    göçse bile yurdundan
    doğduğu yerde kalıp, serseri gibi dolaşan
    ruhudur insanın, bir türlü yaşlanmayan

    ya çocuklarımız dünyevine girdiğinde
    ya da bir yaşlımız dünyasını değiştirdiğinde
    bir araya geliyoruz, düğün ve cenaze törenlerinde
    koptuk, boş bir ilik gibi kaldık dünyanın göğsünde

    nereye gidersek gidelim
    dünyaya başladığımız o yere çağırır bizi ölüm
    yaşlandıkça çocukluğuna yakışmalı her insan

    belki kuş olsaydık aynı şeyleri yaşardık yine
    insanların bizden haberi olmazdı, ağaçlar kadar
    dağ olsaydık
    yıllar içinde ısınıp ısınıp
    soğuyarak parçalanan kaya
    kayalardan ufalanarak taş olup
    yuvarlansaydık bir yamaçtan aşağıya
    taştan kuma, kumdan denizde tuz olmaya gitseydik
    belki daha mutlu olurduk
    kimseye mezar taşı olmamak kaydıyla
     

    2635 okuma

    Sonraki Sayfa »